20 Mayıs 2015

Cannes’da Neler Oluyor? #1

Altın Palmiye için yarışan 19 filmin 12’si görücüye çıktı bile. Gus Van Sant kariyerinin dip noktasına doğru ilerlerken, daha önce kimsenin adını bile duymadığı Macar yönetmen László Nemes’in tam tersi istikamette sağlam adımlar attığına tanık olduk. İlk İngilizce filmiyle arz-ı endam eden Joachim Trier’nin bu kararını ciddi ciddi sorguladık, lezbiyen bir aşk hikayesinin hala gazetecilerin yersiz sorularına malzeme olabileceğini gördük, birbiri ardına seyredilen vasat filmlerden sonra ortalama ve ortalama üstü filmlerin baş tacı edilmesini acı tebessümlerle dışarıdan izledik. Şimdi festivalin ilk yarısında yarışmanın en çok konuşulan üç filmini elden geçirme zamanı…
 
Saul fia
19 filmlik yarışmadaki tek ilk film olması nedeniyle, ne kadar göz alıcı ve hipnotize edici olursa olsun, hak ettiği değerin teslim edilmeyeceğinden endişe ediyorsunuz Macar filmi “Saul fia”yı izlerken. Festivalin ilk yarısının tartışmasız en iyi filmi olduğu halde, parlak bir teselli armağanı ile sırtının sıvazlanacağından ve Cannes’dan alacağı gerçek bir ödül için yönetmeni László Nemes’in sonraki işlerinin bekleneceğinden şüpheleniyorsunuz. Oysa “Saul fia” Altın Palmiye bir yana, en çok da En İyi Yönetmen ödülü almak için çekilmiş sanki. Zira baştan sona bir yönetmenlik harikası.
 
 
Gerek Hollywood gerekse Avrupa sinemasının İkinci Dünya Savaşı’nın özellikle Auschwitz tarafını defalarca malzeme etmesi, size sinemada o cehennemin her anını tekrar tekrar yaşadığınızı düşündürüyorsa, sarsılın ve kendinize gelin. Auschwitz ile ilgili gördüğünüzü sandığınız her şeyi, aslında izlediğiniz filmin müsaade ettiği sınırlar içinde gördünüz. “Saul fia” size sınır filan çizmiyor, cehennemin kapılarını ardına kadar açıyor, öyle ki bir noktadan sonra daha fazlasını görmek istemeseniz bile başka seçeneğiniz yok, başladığınız işi bitirmek zorundasınız. Hareketli kamera eşliğinde, tüm film boyunca, tek bir karakterin; duygularını anlamlandırmakta zorlandığınız, bir zamanlar nasıl biri olduğunu hayal etmeye çalıştığınız, ruhunu yitirmiş Saul’un peşinden gidiyoruz. Ölümün nefes almak kadar doğal olduğu bu kampta, bir çocuk cesedini gömmek için kendini olmadık tehlikelere sokan karakterin, tanık olduğu birkaç bin ömre yetecek trajediler dizisi karşısında nasıl hissizleştiğini karmakarışık duygularla izliyoruz. Yönetmen László Nemes, lafı dolaştırmıyor, hiçbir şeyi yumuşatmıyor, daha estetik hale getirmek için uğraşmıyor. Kendinden önce aynı konuyu işleyen bütün büyük ustalara, kulağa tuhaf geliyor ama, “Auschwitz’in öteki yüzü” dersi veriyor. “İyi Alman, can korkusunu yenen ölümsüz aşk, yersiz kahramanlıklar, büyük fedakarlıklar, ayrı düşen aile üyelerinin dramı” gibi konunun üzerinde salınan bütün klişelere haddini bildiriyor. Acımasız olacak kadar gerçekçi sineması, saat gibi işleyen kurgusu, ince ince hesap edilmiş sahne planları, sarsıcı performansları ve hiç düşmeyen temposu ile “Saul fia”yı izlerken, her an her şeyin olabileceği yönündeki tekinsiz duygudan bir türlü kurtulamıyor, koltuğunuzda iki büklüm oluyorsunuz. Karanlığından dışarı, güneşli bir güne adım atarken, bir süre boyunca her şey çok sahte görünüyor. Sanki gerçek olan tek bir şey vardı, onu da az önce izlediniz.
 
Carol
Şu zamana kadar Todd Haynes’in kariyerinde tek bir falsoya rastlanmadı. TV dizisi “Mildred Pierce” bile birkaç sinema filmi gücündeydi. Böyle bir yönetmenin aşina olduğunu bildiğimiz 50’ler Amerika’sına bir lezbiyen aşk hikayesiyle dönmesi, Cannes gibi büyük oynamayı seven bir festivali elbette heyecanlandırdı. “The Lobster” ve “Louder Than Bombs” bekleneni vermemiş olmalı ki, iki gündür her köşe başında “Carol” konuşuluyor.
 
 
Film özellikle Amerikalı eleştirmenler tarafından öyle sevildi ki, bırakın Altın Palmiye’yi, şimdiden Oscar tahminleri havada uçuşuyor. Abartılı mı buldunuz? O zaman gerçeklere geçelim. “Carol” bir dramdan öte bir aşk filmi ve baştan sonra aşk filmi kodlarını takip ediyor. Elbette Haynes sinemasına özgü bir zarafetle, ama açık açık, niyetini belli eder biçimde. Haynes, dönem filmi konusunda uzman bir yönetmen olarak, kariyerinde ilk kez, hikayeden çok stili ön plana çıkarmayı tercih etmiş, oyuncularını giydirip süslemekten bir hayli hoşlanmış, öyle ki yer yer plastikleşen bir 50’ler atmosferi yaratmayı bile göze almış. Bu nostaljik masal diyarı, önceleri teknik açıdan büyülüyor gibi gelse de, aslında aynı anda yoruyor da…  Buğulu bakışlar, muhteşem giysiler, kusursuz saçlar, güzel kadınlar… Her şey ve herkes mükemmel. Hikayenin temposu, tahmin edilebilir hamleleri ve zaman zaman ilginizi kaybetmenize neden olacak iniş çıkışları hariç. Haynes’in böyle bir aşk hikayesini, Patricia Highsmith’in romanından hareketle, masalsı bir havada anlatmayı tercih etmesi anlaşılabilir, ama stilin hikayeye zarar vermesi, onu yer yer görünmez kılması kabul edilecek gibi değil.
 
 
Yönetmenin, bütün geleneksel aşk filmlerinde adım adım takip ettiğimiz sıradan hamlelere başvurması, filmin ışıltısının saklayamadığı bir yavanlıkla baş başa bırakıyor seyirciyi. Diğer yandan yine yukarıda saydığımız sebeplerden ötürü perdeye çok yakışan bir film “Carol”. Gözünüzü okşamayı iş edinmiş sanki. Büyülenmek, rüzgarına kapılmak çok kolay. Zor olan kan kaybettiği ikinci yarısında da, odaklanmaya devam edebilmek. Cate Blanchett ve Rooney Mara gibi iki oyuncunun ortalama üzeri performanslar sergilemeleri ise kariyerleri için hayli sıradan bir gelişme. “Carol” ne Blanchett’i ne de Mara’yı şu anda olduğundan daha yüksek bir noktaya taşımayacak, orası kesin. Lezbiyen aşk filmleri izlerken hala sakalını sıvazlayan, fantezilere gömülen Hollywood ahalisinin “Carol”ı Oscar noktasına taşıyacağı yönündeki yorumlar ise oyuncu kategorileri için bile fazlasıyla iyimser.
 
The Sea of Trees
Yarışmanın şimdilik en fenası, “The Sea of Trees” bu alanda rakip tanımayacak gibi görünüyor. Bir zamanların Altın Palmiye’li yönetmeni Gus Van Sant’ın kariyerindeki düşüşün son aşamasına tanık oluyoruz, hem de Cannes’dan canlı olarak. Cannes yarışmasının en kötüsü olmak, Venedik’in, Berlin’in ya da aklınızdan geçirdiğiniz herhangi bir festivalin en kötüsü olmaya pek benzemiyor. Modern sinemanın en başarılı oyuncularından birkaçıyla nasıl bu kadar berbat bir iş çıkarabildiğiniz, film sonrası ortalığı sallayan yuhalamalar karşısında nasıl tepki verdiğiniz, uzun uzun yazılıp çiziliyor. Başka filmlerin analiz edildiği yazılarda bile, söz dönüp dolaşıp sizin rezil filminize geliyor. Gus Van Sant gibi bir yönetmen için daha kötüsü olabilir mi? Peki herkesin yerin dibini hak ettiği konusunda uzlaştığı “The Sea of Trees” o kadar kötü mü? Evet, ne yazık ki öyle. Ancak işin kötüsü, onun gibi vasat altında seyreden filmler sessiz sedasız uçurumdan aşağı atılırken, “The Sea of Trees”in idamına ahali toplanmış, hep birlikte alkış tutuyor. Sözgelimi Toronto Film Festivali’nde, izledikleri filmden nefret etseler bile en fazla elini kolunu sallayarak tepki gösteren yabancı eleştirmenlerin, Cannes salonlarında aslan kesilmeleri ve bir anda sinemanın ilk çağlarına dönmeleri de ayrıca ilginç bir durum.
 
 
Gelelim filme. “The Sea of Trees”in en büyük sorunu, tepeden tırnağa sahte olması. İzlediklerinizin tek bir karesine bile inanmıyorsunuz. Ölmek için kendini Japonya’ya postalayan beyaz Amerikalı’nın vıcık vıcık melankolisine, inişli çıkışlı evliliğine, kavgalarına, aydınlanmasına, sarsılmasına, gülüşüne, ağlamasına, hemen hemen hiçbir şeye inanmıyorsunuz. Bunun kabahatlisi Matthew McConaughey ve Naomi Watts değil elbet. Gus Van Sant’ın yanı sıra, o “benzersiz” diyalogların yazarı Chris Sparling’i ve müzikten sorumlu Mason Bates’i de unutmayalım.
 
 
Bir ilk filmin acemiliğini taşıyan, hiçbir şeyin yerli yerine oturmadığı bu tuhaf filmi izlerken, yönetmenin Gus Van Sant olduğunu tekrar tekrar kendinize hatırlatmak zorundasınız. Özellikle de o akıllara zarar finalden sonra…
 
Selin Gürel
 

ETİKETLER: 68. CANNES FİLM FESTİVALİ , CANNES 2015 , SİNEMA , VOGUESİNEMA