Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Formdan çok karaktere, kusursuzluktan çok özgünlüğe odaklanan Alina Şelhat Kalaycı ve Selen Gülsün Oktayer, camın öngörülemez doğasını tasarım anlayışının merkezine yerleştiriyor.
Cam, doğasında çelişkiler barındıran; kırılgan ama güçlü, şeffaf ama aynı anda görünür ve ışığın içinde kaybolabilen bir malzeme. Tasarımcıdan çok malzemenin söz sahibi olduğu ender disiplinlerden biri olması da bundan. Aynı form yeniden üretilebilir ama ortaya çıkan hiçbir obje birbirinin tam anlamıyla aynısı olmaz. Glassel Design’ın kurucuları Alina Şelhat Kalaycı ve Selen Gülsün Oktayer için tasarım tam da bu öngörülemezlikten besleniyor. Onların dünyasında kusursuzluk her parçanın kendi karakterini koruyabilmesi anlamına geliyor.
Glassel’in hikayesi de bu düşünceden doğuyor. Bulunduğu mekanın atmosferini değiştirebilecek, yalnızca işleviyle değil varlığıyla da dikkat çeken tasarım objeleri üretme fikri, markanın çıkış noktası olmuş. Bu fikri en doğru ifade edecek malzemenin cam olduğuna inanmış Kalaycı ve Oktayer. Camı yalnızca biçim alan bir materyal olarak görmüyor, ışıkla, mekanla ve üretim süreciyle birlikte sürekli dönüşen canlı bir yapı olarak tanımlıyorlar. “Aynı tasarım tekrar üretilse bile her parça kendine özgü detaylar taşıyor. Glassel’de kusursuzluk, her parçanın kendi özgün kimliğini taşıması anlamına geliyor.”
Markanın bugün vazolardan dekoratif objelere uzanan koleksiyonlarında da aynı yaklaşım hissediliyor. Bloom, Drop, Tower, Sphere, Spiral… İsimleri bile hikayeden çok forma işaret ediyor. Çünkü onlar için tasarımın başlangıç noktası formun kendisi. Güçlü bir siluetin kelimelere ihtiyaç duymadan da hikaye anlatabileceğine inanıyorlar. Hikaye ise tasarım tamamlandıktan sonra şekilleniyor. Camın gün boyunca değişen ışıkla kurduğu ilişki, bulunduğu mekan ve kullanıcıyla geliştirdiği bağ, zaman içinde her parçaya farklı bir kimlik kazandırıyor. Aynı obje sabah güneşinde başka, günbatımında başka bir karaktere bürünüyor. Glassel’in tasarım dilini güçlü kılan da karşıtlıkları çatıştırmak yerine aynı potada buluşturabilmesi. Camın kırılganlığı ile dayanıklılığı, şeffaflığı ile yoğunluğu arasında kurdukları denge koleksiyonların ortak diline dönüşüyor. Heykelsi formlar yalın bir estetikle buluşurken objeler yalnızca dekoratif bir unsur olmaktan çıkıyor; ışıkla birlikte yaşayan, bulunduğu ortamın ritmine uyum sağlayan tasarım parçalarına dönüşüyor.

Tam da bu nedenle Glassel objelerine bakarken işlevsel tasarım ile sanat objesi arasındaki sınır giderek silikleşiyor. Zaten Alina Şelhat Kalaycı ve Selen Gülsün Oktayer de bu ayrımı en başından reddettiklerini söylüyor: “Biz o çizgiyi belirlemekten çok ortadan kaldırmayı tercih ediyoruz.” Onlara göre işlevsellik ile estetik birbirinin alternatifi değil birbirini güçlendiren iki unsur. “Bir objenin işlevsel olması, güçlü bir estetik dile sahip olmasına engel değil. Aksine, bu iki özelliğin bir araya geldiğinde daha anlamlı bir tasarımın ortaya çıktığına inanıyoruz.” Bu anlayışla her obje günlük hayatın içinde kullanılabilecek kadar işlevsel; tek başına bulunduğu mekanın odağı olabilecek kadar da güçlü bir karakter taşıyor. Bir başka ifadeyle, “Bir obje yalnızca bulunduğu mekanı tamamlamaz; o mekanın atmosferini de değiştirir.” İlk bakışta dikkat çeken, zaman geçtikçe yeni detaylarını açığa çıkaran objeler tasarlamayı önemsemeleri de bundan.
Onlar için camın en büyüleyici yanı tamamen kontrol edilememesi. Tasarımcı formu belirliyor ama son sözü çoğu zaman malzemenin kendisi söylüyor. Üretim sırasında cam, kimi zaman tasarlanan formdan küçük sapmalar gösteriyor kimi zaman da beklenmedik bir hareket objeye yeni bir karakter kazandırıyor. Dahası, bu sürprizler çoğu zaman tasarımı zayıflatmak yerine güçlendiriyor. “Cam, tasarımcıya son sözü bırakmıyor. Biz bu sürprizleri sürecin doğal bir parçası olarak görüyoruz.” Bu yaklaşım, markanın kusursuzluk fikrine bakışını da belirliyor. Günümüz tasarım dünyasında mükemmellik çoğu zaman kusursuz tekrar üretimiyle ilişkilendirilirken Glassel bunun tam tersini savunuyor. “Bizim için kusur ile karakter arasında çok ince bir çizgi var.” El işçiliğinin bıraktığı küçük izleri hata olarak değil objeye kimlik kazandıran doğal detaylar olarak görüyorlar. Kusursuzluğu da malzemenin doğasını bastırmakta değil onun ruhunu koruyabilmekte buluyorlar.
Beslendikleri görsel dünya da aynı çeşitlilikten doğuyor. Mimari, sanat ve doğa en önemli referans noktaları arasında yer alsa da bazen gün içinde ışığın bir yüzeye düşüşü ya da camın farklı açılardan oluşturduğu yansımalar yeni bir koleksiyonun başlangıcına dönüşebiliyor. “Bizim için ilham belirli bir kaynaktan ziyade bakış açısıyla ilgili. Önemli olan gördüğümüz bir detayı kendi tasarım dilimizle yeniden yorumlayabilmek.” Hafızalarında en güçlü iz bırakan yapılardan biri ise Antoni Gaudí'nin La Sagrada Familia’sı. Yapının içinde ışığın renkli camlarla kurduğu ilişkiyi deneyimlemek, camın duygusal bir malzeme olduğunu yeniden hatırlatmış. Camın farklı saatlerde, farklı ışıklarda ve farklı mekanlarda her defasında yeni bir his yaratabilmesi, tasarım anlayışlarının da temelini oluşturuyor. Bir eve girdiklerinde dikkatlerini çeken ilk şeyin o evin karakteri olması da tesadüf değil. Kullanılan malzemeler, objeler arasındaki denge ve mekanın genel dili, onlara içeride yaşayan kişi hakkında çok şey anlatıyor. Dekoratif objeleri kişisel ifadenin en görünür parçalarından biri olarak görüyorlar.
Eylül, onlar için yeni başlangıçlardan çok yeniden odaklanma zamanı. Yazın serbest ritminin ardından fikirlerin berraklaştığı, yeni koleksiyonların şekillenmeye başladığı bir dönem. Gözlerinde bu mevsim; kum beji, füme, koyu kahve ve bordo tonlarıyla canlanıyor. Yazdan yanlarında taşımak isteyecekleri tek renk ise amber. “Mevsim değişse de sıcaklığını koruyan, yaz ile sonbahar arasında doğal bir bağ kuran bir ton.” Şimdilerde yeni bir koleksiyon üzerinde çalışıyorlar. Ayrıntıları paylaşmak için henüz erken olduğunu söyleseler de bugüne kadar kurdukları tasarım dilini farklı bir bakış açısıyla yeniden yorumlayacaklarının ipuçlarını veriyorlar. Glassel için her yeni koleksiyon yalnızca yeni objeler tasarlamak anlamına gelmiyor; malzemeyi yeniden dinlemek, ışığı yeniden okumak ve camın anlatabileceği yeni olasılıkları keşfetmek anlamına geliyor. Sonuçta cam hiçbir zaman tek bir âna ait olmuyor. Işık değiştikçe dönüşüyor, bulunduğu mekan değiştikçe yeniden anlam kazanıyor. Glassel’in tasarım anlayışı da tam olarak bu değişimin içinde yaşamaya devam ediyor.



