Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Hastalıklardan uzak, hep genç, dinamik, alabildiğine uzun bir yaşam. Gen terapisi bunu mümkün kılabilir mi?
Doktor Patrick Sewell ile buluşacağımız otelin lobisinde 50’lerinde, takım elbiseli bir adamla çarpışıyorum. Nazikçe selamlaşıp ters istikametlere yürüyoruz. Ses kaydı uygulamamı ve not defterimi hazırlıyor, kahve sipariş ediyor ve beklemeye başlıyorum. Ve bir anda karşımda aynı adamı görünce anlıyorum; Dr. Sewell 78 yaşında olmasına rağmen 50’lerinde görünen ve kahvesini şekerli içen biri. Şeker kullanmasam da, gördüklerim beni rahatlatıyor. Longevity düşkünleri işleri abartıyor mu? Yaptırmadığınız onlarca terapinin FOMO’suna kapılmak gereksiz mi? Uzun yaşamın bilmediğimiz bir sırrı mı var? Tüm bunları sormak üzere sohbete başlıyoruz.
Sizi siz yapan o küçücük, görünmez kodlar yani genlerle çalışıyor Dr. Sewell. Gen terapisini anlayacağım dilden açıklarken, “Sorunun varlığını sürdürmesine izin verip, süreçte ortaya çıkan etkilerine müdahale etmek yerine, en baştan oluşmasını engelliyoruz” diyor. Hastalık daha kendini göstermeden müdahaleyi mümkün kılan bir teknoloji bu. “Gen terapisi hastalıkları tedavi etmez, hiç olmadan ortadan kaldırır” diye açıklıyor. İddialı, ama yerinde bir iddia bu.
Gen terapisinin longevity, wellness ve güzellik alanlarına getireceği yeniliklerden bahsetmeye hevesliyim, ancak Dr. Sewell’ın önceliği kanser, Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklar. İç hastalıkları, tanısal radyoloji, girişimsel nöroradyoloji derken girişimsel onkoloji alanının gelişiminde başı çekmiş. Hastalıklarla mücadele yolculuğunu anlatırken “En iyi sonuçlar bile yetersizdi” diyor. Kemoterapi, radyasyon ve cerrahinin çoğu hasta için ağır yan etkilerle geldiğini, başarı oranınınsa kimi zaman buna değmediğini gördüğünde kansere başa gelmeden müdahale etmeye odaklanmış. “Önümüzdeki beş-on yıl içinde tanı ve analiz neredeyse anlık hale gelecek” diyor; yani küçücük bir yanak sürüntüsü ile henüz klinik belirti vermemiş genetik risklerin tespit edilmesi mümkün hale gelebilir.
Dr. Sewell’a göre birçok şey genetik düzeyde başlıyor. “Örneğin kanser, özünde genetik bir hastalık” diyor. Ona göre kanser ya da metabolik hastalıklar, hücre DNA’sında meydana gelen bozulmaların sonucu; yani sorunu semptomlarda aramak yerine semptomları üreten kodlara bakmak gerekiyor. Bu yaklaşım yaşlanma kavramını da farklı bir çerçeveye oturtuyor. “Yaşlanmak, genlerin işlevini yitirmesi anlamına geliyor.” Dr. Sewell’ın açıklamasıyla, yaş aldıkça sistemi ayakta tutmaktan sorumlu genler de eskiyor. Hücresel onarım mekanizmaları yavaşlıyor, bazı proteinler eskisi kadar etkili şekilde üretilmiyor ve sistem kaçınılmaz arızalar vermeye başlıyor. “Yaşlanmayı da bir hastalık gibi düşünebiliriz, yalnızca daha hafif.” Hastalıkları sürecin agresif bir dışavurumu gibi yorumluyor. Elbette vitaminlerin, takviyelerin, egzersizin, sağlıklı beslenmenin, uykunun ve wellness adına sürdürdüğümüz alışkanlıkların etkisini küçümsemiyor; ancak sınırlı görüyor. “Hayatınız boyunca spor yapabilir, doğru beslenebilirsiniz ve bu size birkaç yıl kazandırır. Şartlar doğruysa, gen terapisi ile bunu 40 yıla kadar uzatabiliriz.” Dr. Sewell’a göre sağlıklı yaşam alışkanlıkları ve gen terapisi arasındaki farktan söz ederken beklentiniz marjinal değişiklikler olmamalı. “Yaşlanmanın yörüngesini temelinden değiştirmekten bahsediyoruz.” Kaldı ki her güne mükemmel sabah rutinleri, kırmızı ışık terapileri, spor ve besleyici bir kahvaltıyla başlamak mümkün olmuyor. “Kimyasal bir çorbanın içinde yaşıyoruz ve bu, DNA hasarına yol açıyor.” Çağın yaşam tarzının bedenlerimize neler yaptığını bir kez daha hayıflanarak hatırladıysak, merak ettiğiniz kısma gelelim.
Bu genetik işlev kaybına nasıl müdahale ediliyor? Dr. Sewell önemli bir ayrımın altını çiziyor: Üzerinde çalıştığı, CRISPR gibi, ağır sonuçlar da doğurabilen gen düzenleme teknikleri değil. Sewell gene addition, yani gen ekleme metoduna kafa yoruyor. En basit anlatımıyla, işlevini yitirmiş genleri, laboratuvarda üretilen sağlıklı kopyalarla destekliyor. “Şu veya bu geniniz işlevini yitirdiyse, yerine aynısını üretiyor ve ekliyorum.” Eski, işlevsiz gen yerinde kalırken yenisi eksik proteinleri üretmeye başlıyor ve teorik olarak yaşlanma sürecini yavaşlatacak bir biyolojik zemin oluşturuyor. Bu müdahale çoğunlukla bir veya duruma göre daha fazla enjeksiyonla yapılıyor ve gen, hücreye bir taşıyıcı sistem aracılığıyla ulaştırılıyor. Semptomu bastırmaktansa semptomu üreten biyolojik zayıflık giderilmiş oluyor. Aylardır konuştuğumuz GLP-1 inhibitörlerini sormadan edemiyorum. “Amerika’nın bu yıl 850 milyar dolar harcadığı GLP-1 inhibitörlerinin yarı maliyetine, tek bir gen terapisiyle obeziteye çözüm sağlayabileceğiz” diyor.
Rotamı longevity ve güzelliğe çevirirken, yeni bir proje üzerinde çalıştığını öğreniyorum Dr. Sewell’ın. “Cildinizi 20 yaş daha genç göstermek üzere tasarlandı. Kozmetik değil biyolojik” diyor. Ancak biyoloji, denge demek. “The Substance, sen misin?” diyorsunuz. “Daha fazlası, daha iyi anlamına gelmiyor. Önemli olan kesinlik ve hassasiyet.” Gen terapisi kırışıklıklar ve sarkmalarla vakit kaybetmeden içeriden, temel bir çözüm vaat ediyor. Dr. Sewell gen eklemeleri onusunda şeker tüketiminde olduğundan da hassas. “Doğru doz daha fazla deri altı yağı, daha fazla kolajen; daha az kırışıklık; daha güçlü, daha sağlam cilt demek. Tıpkı gençken sahip olduğunuz gibi.” Dr. Sewell’ın dünyasında estetik, biyolojinin bir tür yan ürünü. Cilt, saçlar, metabolizma... Hepsi genetik bakım mekanizmalarının performansına bağlı. Cilt görsel bir yüzey olmaktan öte bir yerde; enfeksiyonlara karşı bir savunma hattı gibi. Yaşlandıkça incelen, zayıflayan bu bariyeri genetik düzeyde desteklemeyi kozmetik müdahalelerden daha köklü bir yaklaşım olarak yorumluyor.
Gen terapisinin güzellik alanındaki kullanımı bir yana, yaklaşımın asıl iddiası estetikten büyük. Gelinen noktada biyolojik kader fikrine meydan okuduğumuzun farkında mısınız? Daha uzun yaşamak, uzun yıllar genç görünmek istemek, insani bir arzu mu yoksa kibir mi? Dr. Sewell’a göre cevap hiçbiri; çünkü bu bir tür mühendislik meselesi. “Longevity, adına yaşlanma denen hastalığa bir yanıt ve iyi tıbbın büyük kısmı, ne yapmamanız gerektiğini bilmek” diyor. Ona göre yaşlanma kavramını kaçınılmaz son gibi görmek yerine hücresel bir süreç olarak kabullenmek ve doğru zamanda, doğru dozla müdahale etmek bilimin bugün bize sağladığı en büyük avantaj. Her şey yolunda giderse, hepimizin yaşamının temelden yani DNA’dan değiştirilebileceği kesin. Gerçekçilik, yaşlanmayı bilimle yönetme tutumuyla buluştuğunda bir mucize olur mu dersiniz?