Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İstanbul, Paris, Londra, Lizbon... Aynı anda birden fazla şehirde yaşayan üç kadın, aidiyetin artık tek bir adres olmadığını anlatıyor. Kök salmanın, yola çıkmanın ve kendine her şehirde yeniden rastlamanın hikayelerini kendi ağızlarından dinliyoruz.
Uzun zamandır İstanbul, Londra ve Paris arasında bir hayat sürüyorum. Bana en çok sorulan sorulardan biri de bu üç şehir arasında nasıl bir denge kurduğum. İnsanlar genellikle böyle bir hayatı sürekli hareket halinde olmak, valizler ve seyahat planları üzerinden hayal ediyor. Oysa benim için bir şehre ait olmak hiçbir zaman büyük planlarla ilgili olmadı. Tam tersi, aidiyet hissi çoğu zaman küçük alışkanlıklarda saklı.
Aynı sokaklardan geçmek, sevdiğim bir müzeye tekrar gitmek, bir restoranda her zamanki masaya oturmak ya da sabah kahvemi aynı yerden almak... Bir şehri tanımaya ve sevmeye başladığımı genellikle bu detaylardan anlıyorum. Çünkü zamanla fark ettim ki insan bir yere büyük anılarla değil tekrar eden küçük ritüellerle bağlanıyor.
İstanbul benim için hâlâ sürprizlerle dolu bir şehir. Belki burada doğup büyümüş olmamın da etkisi var ama İstanbul’un enerjisinin hiçbir zaman tamamen tanıdık hale gelmediğini düşünüyorum. Şehir sürekli değişiyor ama aynı zamanda kendine özgü ruhunu koruyor. Sahilde yürüyüp sonrasında Bebek Kahve’de çay içmek, Karaköy sokaklarında dolaşmak, Asmalımescit’e uğramak ya da Boğaz’ın kenarında uzun bir akşam yemeği yemek bana her seferinde aynı duyguyu veriyor. Şehrin içinde ne kadar zaman geçerse geçsin, keşfedilecek yeni bir detay mutlaka çıkıyor karşıma. İstanbul’da en sevdiğim şeylerden biri de sanatla kurduğum ilişki. İstanbul Modern’e ya da Pera Müzesi’ne gitmek, ardından Beyoğlu sokaklarında yürümek benim için hâlâ en keyifli aktiviteler. Bir sergi gezip sonrasında saatlerce o sergi üzerine düşünmek, katalogları eve taşımak ve zaman içinde tekrar tekrar karıştırmak uzun zamandır değişmeyen alışkanlıklarımdan.

Londra tamamen başka bir enerji taşıyor. Şehrin en sevdiğim yanı, sürekli dönüşüyor olması. Her ziyaretimde yeni bir sergi, yeni bir restoran, yeni bir mahalle keşfedebiliyorum. Buna rağmen bazı adreslerin yıllardır aynı kalabilmesini de çok seviyorum. Değişim ve devamlılık arasındaki bu denge Londra’yı benim için çok çekici kılıyor. The River Café yıllardır vazgeçemediğim yerlerden. Ruth Rogers’ın yarattığı dünya gastronomi tarihinin önemli parçalarından biri gibi geliyor bana. Victoria & Albert Müzesi’nin Dining Room’unda kitabımla birkaç saat geçirmek en sevdiğim rutinlerimden. Şehrin bana verdiği en güzel hislerden biri de tek başına geçirilen zamanın da sosyal hayat kadar değerli olması. Roof Gardens’ın atmosferini seviyorum. Chinatown’da ramen yemek ve ardından arkadaşlarla spontane bir şekilde refleksoloji masajına gitmek ayrı bir mutluluk. Londra’da kendimi biraz daha meraklı hissediyorum. Sürekli yeni bir şey öğrenmek, görmek ve keşfetmek istiyorum. Şehrin temposu bunu teşvik ediyor. Belki de bu yüzden burada zaman geçirirken zihnim hep açık ve hareket halinde oluyor.
Paris ise benim için çok daha farklı bir ritme sahip. Eğer Londra merak duygusunu besliyorsa, Paris gözlem yapmayı ve yavaşlamayı hatırlatıyor. Burada en sevdiğim şey, yürümek. Bir plan yapmadan saatlerce sokaklarda dolaşabilmek, bir müzede beklediğimden daha uzun vakit geçirmek ya da bir bahçede oturup insanları izlemek bana çok iyi geliyor. Musée Rodin’in bahçeleri, Tuileries’de yaptığım uzun yürüyüşler ve Palais Garnier’nin içinde geçirdiğim saatler Paris’te vazgeçemediğim duraklar arasında. Şehirde sanat gündelik hayatın doğal bir parçası. Belki de beni en çok etkileyen şeylerden biri bu. Paris’teki yemek alışkanlıklarımın da yıllar içinde değişmediğini fark ediyorum. Le Bon Georges, La Petite Chaise ve Le Bristol’deki club sandwich benim için artık birer ritüel haline geldi. Güneşli bir günde Le Petit Célestin’de dışarıda oturmayı çok seviyorum. Bir de ailemden kalan çok özel bir alışkanlığım var. Annem ve babamla sabah erken saatlerde kahvelerimizi alıp Drouot müzayede evine gitmek. Bazen bir şehri sevmemizi sağlayan şeyin o şehirde yaşadığımız büyük olaylar değil yıllardır tekrarlanan küçük aile gelenekleri olduğunu düşünüyorum.
Birden fazla şehir arasında yaşamak sosyal hayatımı da değiştirdi. Bana en çok seçici olmayı öğrettiğini söyleyebilirim. Her şehirde farklı insanlarla tanışıyor, farklı çevrelerin içinde bulunuyorum. Ama zamanla anladım ki önemli olan arkadaşların sayısı değil birlikte geçirdiğiniz zamanın niteliği. En güzel karşılaşmaların çoğu zaten plansız gerçekleşiyor. Bir sergide, bir kitapçıda ya da ortak bir ilgi alanı etrafında başlayan sohbetler çoğu zaman en kalıcı ilişkilere dönüşüyor. Şehirler değişse de ilham veren insanlar birbirlerini buluyor. Bana sık sık üç şehirde üç farklı insan gibi hissedip hissetmediğim soruluyor. Aslında şehirlerin insanı değiştirdiğine inanmıyorum. Daha çok, zaten var olan taraflarımızı görünür kıldıklarını düşünüyorum.

İstanbul’da daha köklü alışkanlıklarım devreye giriyor. Londra’da merak duygum öne çıkıyor. Paris ise beni doğal olarak yavaşlatıyor. Ama bunların hiçbiri farklı insanlar değil. Sadece aynı kişinin farklı yönleri. Belki de bu yüzden bugün ev dediğim şey tek bir şehir değil. Hiçbir zaman da olmadı. Ev benim için insanlar, alışkanlıklar ve bıraktıkları hislerden oluşuyor. Akşam yemeği hazırlamak, arkadaşlarımı ağırlamak, yeni aldığım kitapları raflara yerleştirmek, bir sergiden döndükten sonra katalogları masanın üzerine bırakmak... Nerede olursam olayım bu küçük ritüelleri kurabildiğim anda kendimi evimde hissediyorum. Bir şehri gerçekten sevmem de sanırım biraz buna bağlı. Çünkü sonunda hep aynı yere dönüyorum: İnsanın kendine ait bir hayat kurabildiği her yer evi oluyor.”

