Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İstanbul, Paris, Londra, Lizbon... Aynı anda birden fazla şehirde yaşayan üç kadın, aidiyetin artık tek bir adres olmadığını anlatıyor. Kök salmanın, yola çıkmanın ve kendine her şehirde yeniden rastlamanın hikayelerini kendi ağızlarından dinliyoruz.
Son birkaç yıldır hayatım iki şehir arasında akıyor: İstanbul ve Lizbon. Bir uçak yolculuğuyla birbirine bağlanan ama ruhları birbirinden oldukça farklı iki şehir. Bazen bana soruyorlar: Hangisi gerçek evin gibi hissettiriyor, hangisine daha çok aitsin? Eskiden bu sorunun cevabını vermeye çalışırdım. Şimdi ise bunun doğru soru olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu birini seçmekle değil ikisinin arasında kendi dengemi kurabilmekle ilgili.
İstanbul ve Lizbon arasında gidip gelmek bana en çok dengenin önemini öğretti. İstanbul, insanı sürekli hareket halinde tutan bir şehir. Hızlı düşünmeniz, hızlı karar vermeniz, sürekli üretmeniz gerekiyor. Bu ritmi çok iyi tanıyorum çünkü hayatımın büyük kısmı İstanbul’da geçti. Köklerim, ailem, dostlarım, işim, anılarım burada. Lizbon ise bana başka bir şey öğretti: Yavaşlamanın bir eksiklik olmadığını. Hatta bazen insanın kendini duyabilmesi için gerekli olduğunu. Lizbon’da zaman zaman durabiliyor, nefes alabiliyor ve kendime dışarıdan bakabiliyorum. Belki de bu yüzden iki şehir birbirinin zıttı gibi görünse de benim hayatımda birbirini tamamlayan iki kutup haline geldi.
Lizbon aslında hayatımıza bir sürpriz olarak girdi. İstanbul dışında farklı bir yaşam ritmi arıyordum. Hem oğlumuzun gelişimi ve eğitimi için hem de kendi dönüşümüm için başka bir deneyime ihtiyaç duyduğumu hissediyordum. Eşimin işinin Lizbon’da olmasıyla birlikte bu şehir hayatımıza dahil oldu. İlk zamanlar bunun geçici bir deneyim olacağını düşünüyordum. Ancak zaman geçtikçe hayatı biraz daha yavaş bir yerden kurmanın bize ne kadar iyi geldiğini fark ettik. Şimdi dünyanın neresine gidersek gidelim, Lizbon’a dönerken içimizden aynı cümle geçiyor: İyi ki burada yaşıyoruz.
Yine de bu geçişin kolay olduğunu söyleyemem. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ iki farklı dünyanın arasında gidip geldiğimi hissediyorum. İstanbul’a indiğim anda eski ritmim devreye giriyor. Zihnim hızlanıyor. Dakikalarla plan yapmaya başlıyorum. Görüşmeler, toplantılar, aile buluşmaları, arkadaşlar, üretim süreçleri... Her şey bir anda hareketleniyor. Lizbon’a döndüğümde ise içimde başka bir kapı açılıyor. Daha sakin, daha sessiz ve daha boşluklu bir hayat. Bazen gerçekten iki farklı insan arasında gidip geliyormuşum gibi hissediyorum. İstanbul’daki ben daha hızlı, daha dışa dönük ve daha kararlı. Lizbon’daki ben ise daha meraklı, daha gözlemci ve daha sakin. Eskiden bunu bir çelişki gibi görüyordum. Şimdi ise bunun bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan hayatı boyunca sadece tek bir versiyonuna bağlı kalmak zorunda değil.
Lizbon’da keşfettiğim şeylerden biri de yalnızlık oldu. İstanbul’da yalnız kaldığımı neredeyse hiç hatırlamıyorum. Sürekli bir hareket, sürekli bir yetişme hali vardı. Bir kafede saatlerce tek başıma oturmak ya da hiçbir şey yapmadan etrafı izlemek hayatımın doğal bir parçası değildi. Lizbon’da ise yalnız kalmayı, daha doğrusu yalnız kalmaktan keyif almayı öğrendim. Buradaki yalnızlık, insanı izole eden bir yalnızlık değil. Aksine kendinle ve çevrenle daha derin bir ilişki kurmana alan açıyor. Bir kafede otururken yan masadaki biriyle sohbet etmeye başlayabiliyor, hiç tanımadığın insanlarla saatler süren konuşmalar yapabiliyorsun. Şehrin daha küçük ölçekli olması ve güçlü ekspat kültürü de insanı kucaklayan bir his yaratıyor. Belki de büyük şehirler insanı daha görünür kılarken küçük şehirler insanın kendisini görmesine yardımcı oluyor.

Su ile kurduğum ilişki de iki şehir arasında tamamen değişti. Kendimi denizi olmayan bir yerde hayal edemiyorum. İstanbul Boğazı benim için dünyanın en güzel manzaralarından biri. Boğaz’a baktığımda sadece su görmüyorum; tarih görüyorum, hafıza görüyorum, aidiyet görüyorum. Ama İstanbul’da deniz benim için çoğunlukla uzaktan bakılan bir güzellikti. Lizbon’da ise su hayatın içine karışıyor. Okyanus çok daha vahşi, çok daha güçlü. Dalgalarıyla, rüzgarıyla, değişkenliğiyle insana sürekli doğayı hatırlatıyor. Hafta içi kısa bir boşlukta sörf yapabilmek, oğlumla sahilde kabuk toplamak ya da ailece okyanus kenarında bir gün geçirmek artık gündelik hayatın doğal parçaları. Bu arada sörf de hayatıma Lizbon’la birlikte girdi. Başta sadece yeni bir spor gibi görünüyordu. Ama zamanla bana hayata dair çok şey öğrettiğini fark ettim: Doğru anda harekete geçmenin sürekli çabalamaktan daha güçlü olabileceğini. İstanbul’un hızlı ritmi içinde kendime bunu sık sık hatırlatmaya çalışıyorum.
Bugün aidiyet kavramına da farklı bakıyorum. Eskiden aidiyet benim için bir adresti. Doğduğum şehir, yaşadığım mahalle, bildiğim sokaklar... Şimdi ise aidiyetin daha çok bir his olduğunu düşünüyorum. İstanbul’a köklerimle bağlıyım ve hiçbir zaman ondan kopamayacağımı biliyorum. Ama aidiyeti yanımda taşıyabileceğim bir şey olarak görüyorum. Gittiğim her yerde kendinden parçalar bırakabilmek, bir iz yaratabilmek, bir ilişki kurabilmek...
Bazen İstanbul’u bir insan gibi düşünüyorum: Güçlü, karizmatik, dikkat çekici biri. Girdiği her ortamda varlığını hissettiren, hikayeleri bitmeyen biri. Biraz dramatik, biraz yorucu ama çok ilham verici. Lizbon ise daha sakin; doğal, özgür ruhlu, küçük şeylerden mutlu olabilen biri. İstanbul beni sahneye çıkaran, Lizbon ise sahneden indikten sonra yeniden kendime döndüren kişi. Bugün dönüp baktığımda artık kendimi tek bir şehre ait hissetmiyorum. İstanbul bana nereden geldiğimi hatırlatıyor. Lizbon ise nereye dönüşebileceğimi. Ev ise bütün bunların ötesinde çok daha basit bir şey; ailemin olduğu yer.