METROPOL
METROPOL

23 Şubat 2021

Sundance’ten İki Gönül Yarası

YAZI: SELİN GÜREL

Bu yıl Sundance Film Festivali seçkisinin %70’inin kadın yönetmenlerin yönettiği filmlerden oluştuğu açıklansaydı, bunu kimse yalanlamazdı. Zira bu konuya dikkat etmeye başladığınız anda hesabı şaşırdığınız, çok nadiren karşınıza çıkabilecek, kadın sinemacıların lehine gibi görünen bir dağılım vardı ortada. Oysa resmi rakamlar açıklandığında, bu oranın %50 civarında olduğunu gördük. Dünyanın en önemli film festivallerinden birinde şahit olduğumuz bu “normal” orana o kadar alışık değiliz ki, “normal”in sırf algısı bile dünya tersine dönmüş gibi hissettirmeye yetti. Diğer büyük festivaller numunelik eklemeleri yaparken dahi lütufkârlıklarını saklamaya gerek görmezken, Sundance’in uzun zamandır nefes alır gibi uyguladığı bir geleneğin izdüşümüydü bu eşitlik… Dünya Sundance için tersine dönmemişti, sadece biz kırıntılara alıştırılmış dünyalılar için güneş bir başka parlıyordu. Festivalin en etkileyici filmlerinden The World to Come’ın yönetmeni Mona Fastvold, filminin gösteriminden önce yaptığı konuşmada Sundance’in kadın yönetmenler için açtığı alana minnettar olduğunu söyledi ve şunu ekledi: “Üstelik Sundance bunu moda olmadan çok önce yapmaya başladı.” Sinema piyasasındaki göstermelik #MeToo yüklemesinin özellikle kadınları kandıramadığına dair çok yerinde bir hatırlatma.

sundance the fastvoldⒸ Courtesy of Sundance Institute

Festivalde kadın yönetmenlerden çıkan iki filmin özellikle altını çizmemiz gerekiyor. Bunlardan biri yukarıda da adı geçen Fastvold’un The World to Come’ı. Diğeriyse oyuncu kimliğiyle tanıdığımız Rebecca Hall’un ilk yönetmenlik denemesinde hedefi on ikiden vurduğu Passing. Fastvold’un The World to Come’ı, 1800’lerde hiçliğin ortasında yaşanan bir yasak aşk öyküsü. Filmde, hayatın çok uzaklarda bir yerde aktığı, ıssız bir coğrafyada birbirine âşık olan iki kadının gizli beraberliği kadın ve eş olma zorunluluğuyla çakışıyor; ama korseli elbiselerin, şömine başı sohbetlerinin, sandviçli pikniklerin romantize edildiği, tipik dönem filmlerinden birinde değiliz. Tallie ve Abigail’in hikayesi tamamıyla kavuşamamak üzerine kurulu olmadığı gibi, özellikle imkansız aşkın yasını da tutmuyor. Bunlar yerine çetin şartlarda hayatta kalmak, kayıplarla eksiklerin kırgınlığını yaşamak, hayatın akışını kontrolü altında bulunduran erkek egolarıyla mücadele etmek ve nadir anlarda mutlu olmaktan ibaret hayat. Pieces of a Woman’daki performansıyla Oscar’a aday olması beklenen Vanessa Kirby, En İyi Kadın Oyuncu ödülü aldığı Venedik Film Festivali’nde The World to Come ile de aynı ödüle uzanabilirmiş doğrusu. Filmde güçlü ama içten içe kırılgan Tallie ile harikalar yaratıyor. Sade, sessiz ve çok boyutlu oyunculuğuyla, Abigail’i canlandıran Katherine Waterston da bir o kadar etkileyici.

sundance the fastvoldⒸ Courtesy of Sundance Institute

Sundance’te izlediğimiz bir başka aşk filmi Passing, izleyende en az The World to Come kadar derin izler bırakan, incelikleriyle şaşırtan, siyah-beyaz bir 20’ler filmi. Nella Larsen’in 1929’da yazdığı aynı adlı romanı okumadıysanız, filmi izledikten sonra hikâyeyi bir de Larsen’in satırlarından okumak için sabırsızlanacaksınız. Zira Rebecca Hall, metne âşık olduğunu saklamayan ve bir edebiyat uyarlaması çektiğini hiç aklından çıkarmayan bir yönetmen. Farklı çevrelerden gelen iki eski arkadaşın bir tesadüf sonucu yeniden buluşmasıyla başlayan filmde, “passing” denen eylemin anlamı da çok geçmeden izleyiciye açıklanıyor. O dönemde bir siyahın çeşitli yöntemlerle beyazmış gibi görünebildiği ve çevresini buna inandırabildiği, ırklarlarası bir geçiş eylemi “passing”. Ruth Negga’nın canlandırdığı Clare bu geçişi yapabilen, hatta eşini bile buna inandırmış bir üst sınıf hanımefendisi olarak, siyah kimliğiyle barış içinde yaşadığını sanan Harlemli eski dostu Irene ile karşılaşıyor ve ikilinin eski duyguları yeniden uyanıyor. Öykünün hedefinde sadece ırkçılık değil, sınıfsal ikiyüzlülük de var. Negga’nın performansı son yılların en iyilerinden biri ve şayet normal bir yıl geçirseydik ödül sezonunda büyük gürültü koparacaktı. Netflix’in satın aldığı Passing önümüzdeki aylarda tüm dünyanın beğenisine sunulacak. O zamana kadar anların kıymetini bilen ve hiçbir şey için acele etmeyen, zarif bir dönem filminin sizi beklediğini aklınızdan çıkarmayın yeter.

ETİKETLER: SİNEMA , SUNDANCE , FİLM