Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Marie Lichtenberg’in görmeye çok alışık olmadığımız tarzdaki mücevher tasarımları, klasikleşmek için kısa sayılabilecek bir sürede çok satan parçalara dönüştü.
Marie Lichtenberg, annesinden miras kalan mücevher sevgisini, kökenlerinin taşıdığı semboller ve tarihsel referanslarla birleştirerek kendi dilini kurdu. Paris merkezli marka, gündelik bir formu bir anda anlamla ve zanaatla ağırlaştıran; eğlenceli olduğu kadar ciddi, hafif göründüğü kadar “kalıcı” parçalar üretiyor. Lichtenberg’le tanıştığımızda ilk sorumuz da ismiyle markası arasındaki ikilik üzerine oluyor: “Bir anlamda iki Marie yarattınız: İlki kadın Marie, ikincisi marka olan Marie Lichtenberg. Bu ikilik nasıl hissettiriyor?” Markanın adının kendi ismini taşıması büyük bir stratejinin değil fazla düşünmeyi sevmeyen bir refleksin sonucu. “Tescil günüydü. Asansörle ofis arasındaki o kısa mesafede karar verdim” diyor. “İki Marie de aynı kişi, aralarında büyük bir fark yok” diye ekliyor. Markaya adını verirken kendisinden onun yüzü olmasının bekleneceğini hiç düşünmemiş: “Markanın asıl değerinin, arkasındaki kişiden ziyade üründe yattığına inandım, ama görüyorum ki herkes ve özellikle müşteriler beni görmek istiyor.” Kendi mücevherlerini sürekli üzerinde taşıdığını anlatan Lichtenberg, bunu bir zorunluluk olarak düşünmeyi sevmiyor. “İyi yanı onları gerçekten sevmen gerekiyor. Bu da bir bakıma seni sürekli daha iyisini yapmaya zorluyor” diyor gülerek.
Mücevher sevgisinin kökeninde o küçükken bir dönem vintage takı butiği de olan annesinin mücevher aşkı var. “Vintage mücevherler hâlâ vazgeçilmezim” derken onları kendi tasarılarıyla karıştırmayı çok sevdiğini anlatıyor. Kendisinin de her zaman estetik açıdan gözü kuvvetli olmuş. Markasını kurmadan önce yaklaşık 16 yıllık bir moda editörlüğü kariyeri var. O yıllarını “omurgam” diye tanımlıyor. “Yaptığım moda çekimlerindeki giysiler tiyatro kostümlerini andırıyordu. Hep biraz abartılı, ama hiçbir şey tam olmuyordu. Son sözü hiçbir zaman ben söylemiyordum. Kendimi yeniden icat etme ihtiyacı para kazanmaktan daha ağır basınca bırakma vaktinin geldiğini anladım.”

Bundan bir süre sonra, ikinci hamileliği ardından fiziksel ve ruhsal olarak zorlandığı karanlık bir dönemden geçtiğini saklamıyor Lichtenberg, bize markasına çıkan yolun hikayesini anlatırken. O sırada hayatının hiçbir döneminde çalışmadan durmayan tasarımcının üretme ihtiyacı daha da belirginleşiyor. Doğumdan çok kısa süre sonra eşinin cesaretlendirmesiyle tek başına kısa bir Hindistan yolculuğuna çıkıyor. Yanında bir süre önce hayal ettiği bir kolyenin çizimini de götürüyor. İşte markanın merkezine yerleşecek, Marie Lichtenberg’in imzası haline gelecek madalyon formundaki kilit kolye locket, bu yolculuk sırasında Hintli bir üreticiyle ilk kez somutlaşıyor.
Bu ilk modelin ilhamı, annesinin ona çocukken hediye ettiği bir mücevherden geliyor: “Annemin bana 14 yaşında verdiği bir parça. Martinik’te özgürleşmeyle ilişkilendirilen güçlü bir sembol. Annem de bu insanların soyundan geliyor. Benim için çok güçlü bir özgürlük anlamı taşıyor.” Aslında başlangıçta bu parçayı, annesinin kendisine yaptığı gibi, kendi kızına hediye etmek için tasarlıyor. Ancak Hindistan dönüşünde, henüz bir marka fikri ortada yokken kolyeyi sosyal medyada çevresiyle paylaşıyor. Çok ilgi görüyor ve ilk siparişler hızla geliyor. Kişisel jesti, kolektif bir karşılık buluyor.
Gerçek markalaşma süreci ise ilk tasarımın yalnızca altı ay gibi kısa bir sürede kopyalanmaya başlanmasıyla tetikleniyor. “Altıncı ayda biz bile ortada yoktuk. Instagram’ımda beş paylaşım vardı, ama taklitlerimiz her yerdeydi, arkadaşlarım bana Punta Cana’dan ve Tayland’daki bir benzinlikten dahi kolye fotoğrafları atıyordu. Benim olan bir şeyi elimden alacaklarından korktum ve ortada değerli bir şeyin olduğundan iyice emin oldum.”

Lichtenberg’in tepkisi alışılmışın dışında oluyor. Bir yandan taklitçilere karşı hukuki süreçleri ilerletirken bir yandan da Raiz’in adını verdiği, daha erişilebilir bir malzemeyle erişilebilir fiyatlara parçalar üretmeye başlıyor. Kendi deyimiyle, “kendi sahtelerini” yapıyor. “Madem insanlar benden bir parça almayı bu kadar istiyorlardı, bari gerçek bir Marie Lichtenberg parçası alsınlar diye düşündüm.” Bu seriden elde edilen gelirin tamamını ise kanser hastalarını ve onlara bakım veren yakınlarını destekleyen Rafaël Institute’a aktarıyor ve bu zorlu sınavı marka için güçlü bir âna dönüştürüyor. “Bir şekilde burada da başımıza ne gelirse gelsin, onu dönüştürmeye çalışmamızın DNA’mızın bir parçası olduğunu kanıtladık” diyor.
Bugün Marie Lichtenberg 20 kişilik ekibiyle 28 ülkede var ve sektörün en büyükleriyle çalışmış üreticilerle işbirliği yapıyor. Altın fiyatlarındaki sert yükseliş markayı yeni bir eşikle karşı karşıya bırakıyor. Lichtenberg, mevcut modelleri aynı kalite ve işçilikle aynı fiyatlarla sürdüremeyeceğini anlayınca zor bir karar alıyor. “Sitemizde var olan parçaları iki katı fiyata satmayı insani bulmadım, aralarında ekipçe çok emek verdiğimiz en çok satan modellerimizin de bulunduğu bazı tasarımları durdurduk.”
Bu modeller zamanla koleksiyon nesnelerine dönüşürken, Lichtenberg yalnızca 18 ayar altınla üretilen, işçilik ve malzeme standardı yükseltilmiş tamamen yeni bir koleksiyon yaratıyor ve markasını daha da üst bir segmentte konumluyor. Bu geçişi kişisel bir olgunlaşma anı olarak tarif ediyor: “Aynı DNA, ama artık başka bir yerden konuşuyor. Altı yıl önce anaokulundaydım. Şimdi mezun oldum.”
Bu yaklaşımın en ileri örneklerinden biri ise bandana. 2025’te Las Vegas’ta düzenlenen Couture Show’da tanıtılan parça, süet deriyi 18 ayar altın ve değerli taşlarla buluşturuyor. Yaklaşık 280 saatlik işçilikle üretilen bandana, markanın bugüne kadarki en teknik işlerinden biri.
Bu değişimin beraberinde bir baskı getirip getirmediğini sorduğumuzda, çok baskı hissetmediğini söylüyor. Aksine, kendini dinlediği zamanlarda her zaman daha doğru kararlar aldığını fark etmiş. Peki ya korku? “Olmaz mı? Korku benim radarım. Ne zaman korksam, gideceğim yönün orası olduğunu bilirim.”