Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Dünya basını Ümit Benan için “Geri Geldi” minvalinde başlıklar atıyor, halbuki o hiçbir yere gitmemişti, sadece kendi yolculuğuna devam ediyordu. İnsanların şimdi gördüğü onun yeni dönemi. Aslında yeni de tam doğru kelime değil, bu onun sıradaki versiyonu. Benan ile buluştuk.
“Şimdi benim için geri döndü deniyor ama gerçekten ne demek “geri dönmek”? Basının bakış açısından baktığında anlayabiliyorum çünkü 2018’den bu yana daha çok ürünün kendisine yoğunlaştığım ve içe döndüğüm bir dönemdeydim. İster ilgilen, ister ilgilenme basın moda sektörünün ve tasarım endüstrisinin bir parçası. Eğlenceli demeyeceğim ama tatmin edici bir tarafı da var: Yaptığın şeyin karşılık bulduğunu, takdir edildiğini görmek güzel bir his. Benim ilk dönemlerimde basının gücü çok başkaydı. Belki artık sosyal medyanın hayatımıza girdiği bu dönemde güç kuralları değişti ama ben bu işi yapmaya başladığımda, eğer hakkınızda kötü bir yazı çıkarsa, ertesi gün işinizden olabilirdiniz. Ama hakkınızda iyi yazarlarsa da işte o zaman kraldınız. Ben o “basın günlerinin” son anlarını birebir yaşadım. Ve bu bahsettiğim denge insanın içine işliyor”.
Ümit’e göre bu o bahsettiği dışsal faktörler insanın içine işlediği kadar işine de işliyor. Ekliyor: “ Basının öyle bir rolü olunca bu sefer sezon boyunca çalışırken, farkında bile olmadan verdiğin kararlar basının olası potansiyel düşüncelerinden etkilenebiliyor. Defile hakkında ne düşünecekler, basın ne yazacak, onlara ne sunacağım? Tasarım sürecin bile bir bakıma buna hizmet eder hale geliyor”. Ama Ümit hiçbir zaman öyle bir tasarımcı olmadı. Kendisi de söylüyor. O arşiv bile tutmamış. “Diğer gün kendi kendime düşündüm: Neyin arşivini tutacağım ki? 500 tane erkek ceketinin mi?”
Ümit’in işinin bir tanımını yapmak o kadar kolay değil. Ayrıca o da tasarımlarının onun ismiyle öne çıkmasını istemiyor. O tasarımın kendisinin öne çıkmasını ve hatta isminin okuması zor olmasını arzuluyor. İnsanlar onun ceketini giyince hissiyatına doysunlar ama ismine odaklanmasınlar istiyor. O ürünü önceliklendiriyor, kendini değil. “Ben kendimi bugünün modasını yapan biri olarak görmüyorum. Elbette, deneyimlerimden süzülen bir vizyon ortaya koyuyorum ama bugünün tarzında “moda” yapmıyorum. Zaten günümüzde, belki beş tasarımcı dışında, bunu yapmanın anlamı da yok. Galliano, McQueen gibi isimleri istisna sayarsak. Dürüst olayım bana kalırsa çoğu tasarımcının arşiv tutmasına bile gerek yok. Çünkü onların projeleri pazarlama temelli, basın odaklı, eğlenceli projeler”.
Ümit bu bahsettiği farklı yaklaşımların hepsini de deneyimlemiş. “Bir ara fark ettim ki basının yarattığı baskıdan dolayı bazen kendi sevdiğim renkleri bile seçmekten kaçınıyordum. Daha önce hiç gösterilmemiş, basını etkileyecek bir yeşil tonu seçiyordum mesela. Yani bu tarafını da deneyimledim işin. Ama sonra kendimi tatmin ettim. Defilelerle, gösterilerle yapmak istediğim her şeyi yaptım. Ve bir noktada kendime sormaya başladım: “Neden buradayım? Neden yapıyorum bunu?” Tamam, kendimi tatmin ettim. Peki sonra ne olacak? Ve işte o zaman fark ettim ki günün sonunda, bu işi yapıyorum çünkü ben ürünü seviyorum”.
Ümit hep ürüne odaklıydı ama bir yandan da yönetmesi gereken bir sürü başka konu da vardı. “Her şeyle ben ilgileniyordum ve bir tasarımcı olarak elinde çok fazla bilgi olduğunda, bu çizimlerine doğrudan yansıyor. Kalemi eline aldığında, beyin ve kalem arasındaki bağlantı, sahip olduğun tüm bilgileri aktarıyor. Mesela neyin çok sattığını biliyorsun, dolayısıyla beyin seni oraya yönlendiriyor. Ama diğer yandan kalbin “yeni bir şey yarat” diyor. Böylece bazen ikisi arasında sıkışıp kalıyorsun. Bir noktada dedim ki ben artık bütçeyle ilgili konuşmak istemiyorum. Eğer bu işte devam edeceksem, ki kendimi zaten tatmin ettim, bundan sonra bütçesiz çalışacağım. “Bütçesiz” derken kastım yaratıcılık anlamında tamamen özgür olmak. Tabii ki yaratıcılık anlayışım da değişti. Artık daha fazla moda değil, daha fazla zamansızlık peşindeydim”.
Ümit geri gelmedi, ve aslında yeni de gelmedi. Belki doğru tanım yeni’den geldi olacak. O bunu en iyi şekilde anlatıyor: “Aslında yeni hiçbir şey yapmıyorum. Yeni olan tek şey, bunun benden geliyor olması. Aynı kumaşı on farklı tasarımcıya ver, bir ceket yapmalarını iste, hepsi tamamen farklı ceketler çıkarır. Neden? Çünkü herkesin yetiştiği ortam, deneyimleri, beynindeki her bilgi seçimine yansır. Ve ortaya çıkan her parça farklı olur. Ortaya çıkan tasarım bu tercihlerin birleşimi. Teknik açıdan konuşursak sadece sevdiğim şeyi yapıyorum ve bence eksik olanı tamamlıyorum”.
Ümit Benan sadece ürün konusunda değil moda eksosisteminde gördüğü eksikleri tamamlamak için de bu yeni dönemine giriyor. Geçtiğimiz beş yılda daha sessiz bir şekilde çalıştıktan sonra şimdi Ümit Benan markası yeni bir iş modeli, New Guards Grup’un kurucu ortağı Davide De Giglio’dan yatırım, Milano’da yeni bir mağaza ve de yeni bir koleksiyonla yeni dönemine giriyor.
Ümit her şeyden öte kendi üzerine eksik olanı tamamlamak ve de eskiyi korumak üzerine bir sorumluluk alıyor. “Ben bir tasarımcı olarak eski günlerin işlerine takıntılıydım. Ama bugün bakınca, 80’lere dayanan o büyük markalar artık eskisi gibi iş yapmıyor. O yüzden ben bir bakıma onların yaptığı işi yeniden hayata döndürüyorum. Benim parçalarım sana bir his veriyorlar. Ama tüm yaratıcılık kumaşta. Ve biz bu konuda çok dikkatliyiz. Logomuz yok, görünür marka detayı yok. Ama kalıplarda bile karar verirken, amacım tanınmamak. Sadece stil tanınsın istiyorum. Asla şu denmemeli: “Bu onun ceketi.” Denmesi gereken tek şey: “Harika görünüyorsun.” Ve ardından beş dakika sonra başlamalı sorular: “Bu nereden?” Çünkü o beş dakikada insanlar anlamaya çalışıyor: Bu ceket nereden geliyor ? Çözmeye çalışıyorlar. Sonra pes edip soruyorlar: “Gerçekten bu ceket nereden?” İşte tam olarak istediğim bu”.
Ümit yeni döneminde bu yarım santime odaklanıyor ve aslında bu onun lüks anlayışını da yansıtıyor. “Evet, gidip pahalı kumaş alabilirsin, iyi bir terziyle çalışabilirsin, sana özel bir takım diktirebilirsin. Ama bu lüks değil. Lüks, hizmettir. Bugün bir mağazaya giriyorsun, ilk dedikleri şey şu: “Size nasıl yardımcı olabilirim?” O an üzerimde baskı hissediyorum. Almak zorundaymışım gibi. Ben dedim ki: “Bize gelen herkese sadece ‘Hoş geldiniz’ diyelim. Otel gibi.” Çünkü “Size nasıl yardımcı olabilirim?” demek aslında “Sana ne satayım?” demek. Ama otelde ne denir? “Hoş geldiniz.” Hepsi bu. “Hoş geldiniz” demek; bakabilirsin, çıkabilirsin, bir salata yiyebilirsin, kahve içebilirsin, ister bir gece kal, ister sadece gez. Ama baskı yok. O iki cümle arasında büyük bir fark var. Ben işte bu yaklaşımın peşindeyim. “Gel, bak, kahve iç. Hiçbir şey alma: olur. Ama kendini evinde hisset.” Ben bunun peşindeyim. Ve bu benim içimdeydi hep. Yani çocukken babamla gittiğim mağazalarda bana verilen hizmetin aynısını arıyorum. Ama artık yok. En iyi hizmeti restoranlarda bile alamıyorsun. Sadece bazı otellerde kaldı o gelenek. Ve şimdi Davide ile (De Giglio) ortak olduktan sonra, iş başka bir seviyeye ulaştı. O yüzden bu “geri dönüş” gibi algılandı. Ama bu yeni dönemde amacım gerçekten piyasadaki en iyi ürünü yapmak. Senin dediğin gibi, bu bir “momentum”. Bir dönüş değil. Ve bu çok normal. Herkesin hayatında farklı dönemleri olur. Her şey kişisel kararlarla ilerliyor. Ama evet, şu anda yaptığımız işi insanlara göstermeye çalışıyoruz. Artık göstermek istiyoruz”.