14 Nisan 2019

Michael Kors ile Okyanusun Çekiminde

YAZI: ELLİE PİTHERS

FOTOĞRAF: DEREK HENDERSON

michael kors

Michael Kors’un, tikağacı, beton ve camı yeşillikle bir araya getiren Florida’daki okyanusa nazır yazlık evi.

Michael Kors’un adı jet sosyete lüksü ile öylesine özdeş ki, modaevinin yanı sıra bir seyahat acentesi açsa kimse şaşırmaz. Hatta bu fikrin üzerine düşünmüş bile! “Dünyanın en iyi seyahat acentesiyim!” diye haykırıyor. “İnanılmaz güzergahlar çiziyorum.” Reklam kampanyalarında kullandığı Dom Perignon yudumlayıp özel jetle yolculuk eden alışveriş tutkunları gibi 59 yaşındaki moda tasarımcısı da hiç durmadan seyahat ediyor ve coğrafi koşulların bu tutkusunu engellemesine kesinlikle izin vermiyor. “Ancak benim gibi gerçek bir tiyatro bağımlısının yapacağı bir şey yaptım” diyor bir sır verircesine. “Kasım’da iş için İtalya’dayız, ardından tatil için Güney Afrika’ya geçiyoruz, sonra akşam The Inheritance’da Vanessa Redgrave’i görmek için Londra’da kısa bir mola verip oradan New York’a dönüyoruz. Sabırsızlıkla bekliyorum.”

michael kors

Biz derken kastettiği kişi eşi Lance Le Pere. Birlikte dünyanın dört bir yanına gidiyorlar, 1 milyar Dolar’lık Michael Kors imparatorluğunu oluşturan 1008 mağazayı ziyaret ediyor ve Kors’un programı izin verdiği ölçüde seçkin kaçamak noktalarında mola veriyorlar. “Jet sosyete diyorsam, gerçek jet sosyete!” diyor yüksek sesle. “Seyahat müptelasıyız biz. Özellikle de mimari ile doğanın bir araya geldiği her yere uçuyoruz.” Ancak son zamanlarda, gittikleri tüm ünlü tatil mekanlarını –Utah’taki Amangiri, Big Sur’daki Post Ranch Inn, Avustralya’nın Kanguru Adası’ndaki Southern Ocean Lodge– tek bir yere, New York’taki penthouse dairelerinden kolayca gidip gelinebilecek mesafede olmasını tercih ettikleri bir yere kanalize etmenin yollarını arıyorlarmış. Sonuç, Florida’da inşaatı henüz biten tikağacı, beton ve camdan ibaret bu modern yazlık ev olmuş.

michael kors

Merdivenler, evin ana odalar ve misafir odaları olmak üzere ikiye ayrıldığı terasa çıkıyor.

Calvin Klein’ın Southampton’daki evinin yapımını da üstlenen, sahil evlerinde uzman Stelle Lomont Rouhani şirketinden destek aldıkları bu yazlığın yapımı beş yıl kadar sürmüş. Le Pere ile birlikte sıfırdan inşa ettikleri bu ilk evin oluşum sürecini anlatırken gözlerini dramatik bir şekilde devirip “Aşkla emek verdik” diyor. Neyse ki, markanın EVP’si ve kadın koleksiyonları kreatif direktörü Le Pere’nin detaycı ve titiz çalışma özelliği, Kors’un büyük resmi gören algısını destekliyor. (Çift, 1990’da Le Pere şirkette stajyer olarak çalışırken tanışmış ama birliktelikleri yıllar sonra başlamış.) “Babası mimar olduğu için onda özen ve yöntem var” diyor Kors. “Benim tarzım ise daha çok ‘Şunu üç haftada bitirebilir miyiz?’ şeklinde.”

Çift, yüzyıl ortası şık bir Florida motelini andıran sahil evlerini tasarlarken, dış dünyayı içeriye taşıyan tatil köylerinden esinlenmiş. “Yarın gidip bir komüne katılacakmışım gibi anlaşılmak istemem ama doğal şeylerin değerini bilmeye dair bir yer” diyor Kors. Tabiatın, Kors için önemli olduğu bir gerçek. Onun büyük şehirleri ve onların parıltısını seven biri oluşu ve markasının Manhattan’ın Upper East Side’daki görkemli hayatların simgesi haline geldiği düşünülürse, bu gerçek şaşırtıcı da.

michael kors

Kors, eşi Lance Le Pere ile poz veriyor.

“İnsanları seviyorum” diyor. “Ama dünya sizi karamsar yapabiliyor. Gün içinde yaşadıklarınız fazla gelebiliyor. Bu yüzden Florida’daki bu ev ve Long Island’daki yazlık evimiz gibi mekanlar doğaya erişim sağladığı için bizim açımızdan önemli. Yürüyüşe çıkıyor ya da granola yiyor değilim. Yalınayak dolaşılan bu ortamın rahatlığına, sakinleşmeye ihtiyacım var.”

michael kors

Homenature’dan içine çiçek konulmuş bir deniz kabuğu dış mekandaki masada duruyor.

Böylesine zarif, sıcak bir yerde yalınayak dolaşmayı kim istemez ki? Doğal tonların hakimiyetindeki iç mekanı renklendiren, dışarının manzarası. Yerden tavana ışıl ışıl camlardan; okyanusun, sabal palmiyelerinin, siyah zeytin ve incir ağaçlarının, deniz üzümü, yasemin ve havlıcanların vahşi karışımından oluşan gür bahçeden içeri giriyor renkler... Birkaç basamağı çıkıp tik kaplı binaya girdiğinizde, etkisi tanımsız bir sükunet karşılıyor sizi. Hans Wegner imzalı yüzyıl ortası zarif parçalar, New York’taki Andrianna Shamaris’ten alınma ahşap masa ve banklar ile bir arada duruyor. Kurabiye rengi özel yapım kanepeler, Kors’un Hamptons’dan ve Filipinler’den aldığı mercan koleksiyonu ile dengeleniyor. Raflardan birinde, özenle toplanmış başka cevherler sergileniyor: Londra’daki The New Craftsmen’den bir çanak, Pekin’den içi boşaltılmış su kabakları, Big Sur’dan toprak sürahiler ve Amsterdam’daki Keramiek van Campen’den alınma çakıl dolu kutular. “Estetik, büyük oranda dokulardaki inceliğe dayanıyor” diyor Kors. “Tasarım dünyası içinde yer almayan biri ‘Tamam da oda krem rengi’ diyebilir. Bu da hoşuma gidiyor aslında. Çünkü değerli duygusu vermiyor.”

michael kors

Ana yatak odasındaki yatağın yanına Hans Wegner şezlong ile New York’taki Veterans Chair Caning & Repair tarafından özel yapılan hasır puf konulmuş.

Kors’un Florida’daki evinde hafta sonları belli ki dinlendirici geçiyor. Cuma akşamı üstü açık arabalarıyla eve varan çift, ilk iş cep telefonlarını kasaya kilitliyor. “Okumayı sürdürmemin tek yolu bu” diye omuz silkiyor Kors. Biyografi –ve ünlü– tutkunu tasarımcı, şu sıralar Bunny Mellon ve Jann Wenner ile Loulou de la Falaise’ın Yves Saint Laurent ile ilişkisini anlatan Loulou & Yves’i değişimli okuyor. Cumartesi günleri, tüm terasta Astrud Gilberto ya da Pandora Radyosu çınlarken karides ve salatadan oluşan uzun öğle yemekleri yemekten, Electra Townie bisikletleriyle dolaşmaktan ve yüzmekten hoşlanıyorlar. Kors, yemek pişirmiyor. “Çok iyi bir aşçımız var. Ben ancak ızgara yaparım” diyor ama dondurma da yapıyor. “Çikolata parçalı siyah ahududu ile tanınıyorum. Cuisinart sağolsun. Bir düğmeye basıyorsunuz, oluyor.”

michael kors

Ulrike Arnold imzalı sanat eseri, New Craftsmen’den seramikler, Pekin’den alınma su kabakları mutfaktaki raflarda sergileniyor.

Florida’daki ev, annesi Joan ile büyüyen Kors’un çocukluğunu geçirdiği Long Island, Merrick’teki evinden dünyalar kadar farklı. “Annem hangi stili sevdiğine karar veremezdi” diyor. “Her odada farklı bir hava hakimdi: Biri İspanya’dan etkiler taşıyordu, diğerinde Fransız Provence esintisi vardı.”

Doğal tonların hakimiyetindeki iç mekanı renklendiren, dışarının manzarası. Yerden tavana ışıl ışıl camlardan; okyanusun, sabal palmiyelerinin, siyah zeytin ve incir ağaçlarının, deniz üzümü, yasemin ve havlıcanların vahşi karışımından oluşan gür bahçeden içeri giriyor renkler...

michael kors

Hamptons’dan ve Filipinler’den alınan mercanlar evin çeşitli yerlerine serpiştirilmiş.

14 yaşındayken apartman dairesine taşınmışlar ve Michael, annesine dekorasyonu kendisinin yapacağını söylemiş. “Tam bir 70’ler rüzgarı estirmiştim mekanda. Büyük hezaren sandalyeler, dokuma Yunan halıları, bol çikolata rengi ve çiçek.” O zamanlar tasarımıyla aklında yer eden yer, üvey babasının kız kardeşinin Manhattan’daki evi olmuş. “Onu görmeye gittiğimde, üniversiteyi yeni bitirip işini bulmuş, arkadaşıyla ev paylaşan 22 yaşında genç bir kadındı” diye anımsıyor. “Dairesi her şeyin sade çizgide olduğu çok yalın bir yerdi. Paraları olmadığı için ilginç kağıtla kaplanmış bir kutudan sehpa yapmışlardı. Annem ‘Gerçek eşyaları bile yok’ demişti. Ama benim hoşuma gitmişti. Sadeliğinden etkilenmiştim.”

Estetik farklılıklar Kors ailesinde kutuplaşmalara yol açıyormuş. Birbirinden farklı kadınlara hitap edebilen lüks bir modaevi yaratmış olmasının ardında bu sebep yatıyordur belki de; sabah sekizden akşamın geç saatlerine kadar onun çantalarını taşıyan şık giyimli genç profesyoneller, leopar baskılı pardösülerini giyen havalı zengin eşleri, payetli gece elbiselerini taşıyan Hollywood yıldızları... “Kadınların moda konusunda asla anlaşamadığı bir ailede büyüdüm” diyor. “Hepsi fikir sahibiydi, hepsinin kendine özgü bakış açısı vardı.” Stilin farklı yorumları ile erken yaşlarda tanışmış.

“Anneannem bir renk, desen ve aksesuar bombasıydı” diye anımsıyor. “Annem onun karşıtıydı; sadeydi. Bir keresinde onları tartışırken görmüştüm. Anneannemin üzerinde fuşya döpiyes, fuşya bluz, fuşya ayakkabılar, fuşya çanta vardı. Ve hatta...” dedikten sonra sözünün etkisini artırmak için ara veriyor: “Fuşya naylon çorap bulmayı bile başarmıştı! Annem ‘Fuşya rengi bacak doğal değil’ demişti. Anneannem ise ‘Sen de çok siyah giyiyorsun, can sıkıcı’ diye yanıtlamıştı. Madalyonun iki yüzü olduğunu daha o zamandan anlamıştım.”

Kendi üzerinde her ikisini de uygulamış Kors. Ergenlik dönemindeki “kaldırımlar podyumumdur” tarzı taşkın yıllarında, Studio 54’a gitmek için mezuniyet balosunu astığında üzerinde vintage yapay elmas broşlarla kapladığı bir asker ceketi varmış. 1990’ların sonlarında Celine’e koleksiyon tasarladığı ve bir yıl içinde on üç kez Paris’e gidip geldiği dönemde ise üniforma gibi tamamen siyah giymeye başlamış ve bu çizgiden pek de uzaklaşmamış.

“Hem pratik hem abartılıyım. Bu ikisi bende hep vardı” diyor. “Ergenlik yıllarımda modaya aşırı düşkündüm. Param yoktu ama Porsche Design gözlük alamasam kendimi kaybedecek gibi oluyordum. Elsa Peretti kelepçe bilezik olmazsa olmazdı. Bunlar başarı ve cazibe totemleriydi.” Gündelik lüksü de benzer bir coşkuyla destekliyor tasarımcı. “Bazı müşterilerim ‘Bayıldım buna, bir düğün var orada giyeceğim’ diyor. Ben de ‘Tamam ama düğünden sonra da bir tişörtle giyebilirsiniz’ diyorum. Her şeyi böylesi değerli görmeyi bırakın.”

michael kors

Havuzun etrafı Coontie ve Zamia Maritima türlerindeki palmiyelerle çevrilmiş.

Müşterileri hakkında gün boyu konuşabilir Kors, mağazalarına habersiz gitmeyi de seviyor. (Daima taktığı pilot gözlüklerini çıkardığında çoğu müşterinin kendisini tanımadığını söylüyor ama her şeye rağmen selfie çektirmeyi seviyormuş.) Bu ay Londra, Bond Street’deki dört katlı yeni mağazası açıldığında, Mayfair’de göze batmadan dolaşması için daha fazla nedeni olacak. “Bu mağazayı yaşam amaçlı bir konak gibi düşledik” diye açıklıyor. İç mekanın, Florida’daki evin sıcak minimal özelliklerini örnek alacağını söylüyor. “Sadelik fikrinden hoşlanıyorum ama iç mekan aynı zamanda dokulara dair ve davetkar olacak” diyor. Dijitalin yanı sıra gerçek bir satış mekanının varlığına inancı büyük. “Alışveriş tutkunuysanız her biçimde satın alıyorsunuz!” İnternet üzerinden en son aldığı şey “milyonlarca küçük Falke çorap” olmuş, kişisel olarak gidip aldığı şey ise kitap. “Kitapçılarda kendimi kaybetmeye bayılıyorum” diye açıklıyor. “Daha yeni beş biyografi kitabı aldım.”

Bu kadar başarılı olabileceğini hayal etmiş mi? Kendini yüceltmekten ustalıkla kaçınıyor. “Şöyle ki, kazanacağımdan emin olmasam asla kumar oynamam. Başarılı olacağıma hep inandım. Birileri modanın bu kadar küresel olabileceğini düşünmüş müdür, bilemiyorum” derken, o hafta başında Regent Street’te karşılaştığı iki İskoç kızla ilgili bir hikaye anlatıyor: Kelso’luydular. Kelso da neresi, dedim! Harika şeyler bunlar! Bir tasarımcı açısından neler olup bittiğini, insanların neleri sevdiğini öğrenmesi için en iyi yol bu diyaloglar. Bir sürü kişiyse sadece oturup raporlara bakıyor.”

michael kors

Okyanus manzarasına bakan asma yataklar. 

2011 yılındaki muazzam başarılı bir halka arzın ardından milyardere dönüştüğünde bile kalabalıklar ile iletişimini kaybetmemiş Kors. Geçtiğimiz Eylül ayında Versace’yi 2,1 milyar dolara satın alarak, adı bir süre önce Capri Holdings olarak değişen Michael Kors Holdings yoluyla gücünü daha da artırdı. Hâlâ o Long Island’lı hülyalı genç gibi hissediyor mu kendini? “Bir şeyin kişi için ne anlam ifade edebileceğine dair anlayışımı ve empatimi kaybetmedim. İster cüzdan alan bir yeniyetme, ister Hollywood’ta 40 bin dolarlık gece elbisesi provası yaptıran bir kadın olsun... O duyguyu biliyorum.”

Onu gerçek bir hayırsever yapan da bu dürtüleri. Birçok tasarımcı hayırseverlik işlerine isimlerini veriyor ama tek bir amaca kendini bu kadar hevesle adayanların sayısı az. Yakın bir arkadaşının AIDS’ten ölmesinden etkilenen Kors, New York merkezli God’s Love We Deliver adlı kâr amacı gütmeyen yardım kurumunu son yirmi dokuz yıldır kesintisiz destekliyor. Kurum AIDS ve kanser gibi ciddi sağlık sorunları olanlara yemek dağıtıyor. Besleyici bir akşam yemeğinden güzel bir duşa basit mutlulukların değerinin farkında. “En sevdiğim duşlar Karayipler’deki Parrot Cay tatil köyündekiler” diyor. “Dış mekanda, yemyeşil bir ortamdalar. Florida’daki duşumuzu buradan esinlenerek tasarladık. Hava soğuk ve yağmurlu bile olsa açık havada duş almayı seviyorum. Gökyüzünü görmeyi seviyorum.”

ETİKETLER: MİCHAEL KORS