29 Aralık 2014

Küçük İyidir, Gizli Güzeldir

YAZI: ALİ TUFAN KOÇ

parti

Telefonu cebimden çıkarmamla beraber New Yorklu arkadaşım silah görmüşcesine “Çabuk elindekini tekrar cebine koy kimse görmeden” diyor. Anlamak mümkün değil. Kaşıyla uyarı levhasını gösterene kadar.

Aylardan mayıs. Bir Emirgan gecesi. Yeni kulüp test sürüşü. Henüz “İstanbul’un ilk gizli gece kulübü” başlıkları atılmamış, kişi başında üç şöhret düşmemiş. İçeride elli kişi var yok. Karanlık, hatta biraz basık. Herkes birbirini bir şekilde tanıyor. Ne manzara, ne ambiyans, ne yemek, ne içki. Sıfır. Fakat tek sihir şu iki kısa cümlede: Yabancı yok. Biz bize.

Sonradan kitlesi genişliyor, magazin figürleri basıyor, orası ayrı ama o iki cümlenin ruhu bir şekilde başka partilerde, kulüpte yaşamaya devam ediyor. Neden?

Kalabalığa karışıp yeni yüzler tanımak, yeni flörtler yaşamak varken arkadaş ya da arkadaşın arkadaşından ibaret bir avuç insanın arasında dans etmek, gönlünce eğlenmek nasıl olur da daha eğlenceli gelir? Zaten sürekli gördüğün insanlar değil midir bunlar? Kulüpte, barda tanışma hikayelerinin kesilmesinin sebebi de bu olabilir mi?

Devasa kulüplerde başına gelenleri, gelecekleri hatırla: Gündüz sokakta “Merhaba” faslına üşenip kafasını çeviren kişi, o hıncahınç kalabalıkta seni lafa tutacak. Batılı tabirle “small talk” denilen o ayak üstü sohbet büyüyecek de büyüyecek, son terfisinden, aşkından, ayrılığından bahsedecek. O bitecek başka fasıl, aynı nakarat... Bir yandan ismini çıkaramadığın onlarca insana gülümse, yalandan hâl hatır sor. Hadi, bunlar her zamanki durumlar. Asıl son furyayla nasıl başa çıkacaksın? Muhabbetin bir “selam”dan öteye gitmemiş insanın yaptığı “selfie” tacizi. Sen ne olduğunu anlamadan suratında bir flaş, Instagram hesabında bir telaş. En yakın arkadaşından bile duymadığın sevgi sözcükleriyle dolu bir post. Filan.

Gün boyu Instagram’dan, Twitter’dan insanın üstüne üstüne gelen tüm “kim, nerede, ne yapıyor” bilgilerinin geceye etkisi şu: Kalabalıktan kaçma hissi. Biz bize olma ihtiyacı. Telefonları bir zahmet bir kenara bırakalım, kendi aramızda eğlenmemize bakalım merakı. Bir dönem Ibiza fotoğraflarını aratmayan bir kalabalığa sahip Discorium, Laila, Pasha, Crystal ve sonradan Anjelique gibi kulüplerin zamanla kapanmış ya da popülerliğini yitirmiş olması, yerini Lucca, Gaspar gibi mahalle barlarından hallice mekanlarda dansa, eğlenceye bırakması hep bu ihtiyaçtan. En “kulüp gibi kulüp” MiniMüzikhol’ın oda sayısı ve ev hali; Wake Up Call’ın dar ve sıkışık yapısı bile ortada. 

Büyük masalarla, büyük umutlarla açılan, çok geniş, çok ferah restoranlara olan heves bile çabuk geçiyor (Bakınız: Flamingo) ama altı – yedi masalı, daha dar, daha loş olana merak hiç dinmiyor. Aksine her geçen gün daha “cool” geliyor insanın gözüne. (Bakınız: Yeni Lokanta)

DANS PİSTİNE SAYGI!

O mayıs gecesi, Pizza Emirgan mönüsünün köşesine ilişmiş “Fotoğraf çekmeyelim, gizli kalsın”a takılıyor gözüm. Tek tük de olsa uyarılar, ricalar görüyorum. Fakat ilerleyen günlerde anlaşılıyor ki bu duruma henüz hazır değiliz. Arada ipin ucu kaçıyor, Türk usulü “Kural da neymiş. Canım ne isterse”ye bağlanıyor. Ama umut var, hem de yakın. Birkaç aya İstanbul’a da konacak Soho House da bu konudaki sıkı politikasıyla meşhur: Daha hacimli üyelere özel bir kulüp olabilir ama “Biz bize”, “aramızda” hissini yaşatmak için hiçbir şekilde ne fotoğrafa, ne selfie’ye izin var. 

Birkaç ay sonra... Brooklyn’de, yaz boyunca her Pazar Sunset Park’taki antrepodan hallice bir binanın avlusunda gerçekleşen Mister Sundays” partilerinin sonuncusunu yakalamışım; mutluluk dizboyu. Çıkış noktası aynı: Bilen gelsin. Açık hava dans pistinde iyi müzik, iyi kalabalık. İlerleyen saatlerde dans pistinde görmeye alışık olmadığımız hareketler: Yanımdaki kızlar gayet temiz, gayet normal dans edip selfie çekerek eğlenirken bir anda güvenlik tarafından yaka paça pistin dışına çıkarılıyor. Bir tuhaflık var, belli. Boşver. Sen bildiğini yap: Kollarını aç. Gözlerini kapa. Müziğe sarıl. Ve paylaş. Paylaş ki kayıtlara geçsin, bu böyle bilinsin. Rutin belli: Telefonu cebimden çıkarmamla beraber New Yorklu arkadaşım silah görmüşcesine “Çabuk elindekini tekrar cebine koy kimse görmeden” diyor. Anlamak mümkün değil. Kaşıyla uyarı levhasını gösterene kadar: “Bu dans pistinde telefon kullanmak, fotoğraf çekmek, mesajlaşmak yasaktır.” Saygı: Dansa. Müziğe. Partiye. Geceye. 

İster Brooklyn’de açık hava bir partide de ol, Emirgan’da kapısız camsız kutu kadar kulüpte ihtiyacın olan his değişmiyor: Biz bize olalım. Ve hep aynı dürtü: Küçük, daha samimi kulüplere sığınmak ve buralarda telefonu ait olduğu yerde ceketin cebinde tutmak.

İlerde, çok ilerde 2014 şehir hayatına dair bir dönem filmi çekildiğinde, figüran oyuncuların arka planda yürümesi, konuşması, dans etmesi değil “selfie” çekmesi, telefonunu karıştırması istenecek diye korkardım. Yanılıyor olabilir miyim?

 

ETİKETLER: #PARTİNİNYİLDİZİ , DERGİDE BU AY , VOGUE TÜRKİYE ARALIK , YAŞAM , ALİ TUFAN KOÇ , METROPOL , PARTİSTİLİ