28 Ekim 2018

Keskin Doğanın Koynunda

YAZI: ANTONIA QUIRKE

 18-08/13/k.jpg

Tenuta Borgia’nın duvarla çevrili bahçesi

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

Sicilya ile Tunus arasında su yüzüne çıkan 83 kilometrekarelik Pantelleria adası, bükümlü volkanik riyolitten oluşan sarp bir kayalık. Bakır ve turuncu renkli katmanlar, hareket halindeki bir şimşek misali siyah kayaları iki yandan kuşatıyor. Her tarafı kaplayan bin yıllık Arap bağları ve kapari taraçaları Sahra’dan gelen rüzgarlara o kadar açık ki, bitkiler kendinden geçmiş boğumlu bonsailer gibi yere yakın duruyor. Küçük köylerdeki dammusi denilen lav kayasından kubbeli evler, yüzlerce yıldan beri kutsal mısır böceğine benzetilerek inşa ediliyor. Pencereleri birer kesiğe benzeyen evlerin kaktüs bahçelerinde, somurtuk genç horozlar volta atıyor.

Pantelleria’dan pek çok kültür gelip geçmiş. Vandallar, Kartacalılar, korsanlar. Eskiden herkes Arapça konuşup Hıristiyan olarak ibadet eder; Kuzey Afrikalılar, Yahudi tüccarlar ve Bazilya papazlarıyla ticaret yaparmış. Günümüzde ada, Sicilyalı-Katolik ama din konusunda soğukkanlı bir gevşekliği var. Afrika ile Avrupa arasında konuşlanmış Pantelleria, bu kıtalardan herhangi birine karşı bir özlem duygusu taşımıyor belli ki.

18-08/13/g.jpg

Sikelia’da kalıbı yapraktan çıkarılmış bir kapta duran limonlar

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

Büyük limanda, İsa’nın iyice sararıp halesine karıştığı eski bir fotoğraf altında sadece kurutulmuş acı biber ve iri doğranmış domuz eti satan bir tezgah var. Sahildeki Pasticceria Gelateria Katia’nın açılıp bitter çikolatalı gelato servisi yapmaya başlamasını beklerken zaman öldürüyorum. Kapıları açılan dükkanda sipariş verdiğim dondurmamın içindeki Pantelleria kaparileri öyle bol ve aromalı ki, bunların aslında yenilir tomurcuklar, yaşam tohumları olduğunu anlıyorsunuz. Dükkanın cam dolaplarında sergilenen cannoli’ler, Edward dönemi korsesinden taşarcasına soluk beyaz ricotta ile doldurulmuş. Düğüne gitmek üzere giyinmiş sabırsız bir kadına hizmet veren dükkan sahibi, vitrinden tek tek aldığı cannoli’leri beyaz bir kutuya özenle yerleştiriyor. Kapı çarpılarak açılıp kapandıkça, kilise çanlarının ve ilerideki limanda dolaşan dıştan motorlu teknelerin sesleri içeri giriyor.

Scauri’deki liman daha güzel. Kayaların hemen üzerindeki perdahlı ahşap zemine kurulmuş Kaya Kaya adlı kafe-barda, portakal ve yağ marinesiyle parlak kılıçbalığı küpleri ve çatı çivisi boyutunda çamfıstığıyla dolu caponata satılıyor. Sabah, suların üzerine inanılmaz bir berraklıkla düşüyor. Küçük kafenin mutfağındaki radyodan son ses eski şarkılar yükseliyor. Gökyüzünün mavisi bir yelpaze gibi açılırken Bryan Ferry, Kiss and Tell’i söylüyor. Aşağıdaki kayalıklarda birkaç çocuk koşarak zıplayıp takla atarak ılık denize dalıyor, sırtüstü yatarak rüyada gibi bir dalgınlık halinde sürükleniyor, arada sırada ellerini uzatıp sivri kayalara fazla yaklaşmadıklarından emin oluyorlar. Kaldı ki, kayalardan denize girmek tek seçenek, çünkü burada kumsal yok. 1960’larda her yaz buraya gelen Palermolu bir arkadaşım, 15 yaşındayken deniz kestanesi toplamak için bu kayalardan yaptığı dalışların hikayesini anlatıyor. Yukarı taşıdığı kestaneleri bir çarkıfelek meyvesi gibi kesip açarak, petekli kayanın oluklarına döktüğü tuzlu zeytinyağına batırıyormuş. El ve ayakları tuzlu sudan ve kesiklerden kösele gibi olurmuş. “Pantelleria cennet gibi” diyor, “Ama hiçbir şey kolay değil.” Duyguların en aşırısını tanımlarmışçasına yumruğunu havaya saplıyor: “Orada her şey bıçak gibi. Affilato!” (Affilato, İtalyanca’da keskin demek.)

18-08/13/l.jpg

Arco dell’Elefante civarında kayalıklardan denize giriş

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

Bir arkadaşımın arkadaşı olan ve uzun yıllardır zamanının çoğunu adada geçiren, elli yaşlarındaki Sicilya asıllı Arianne’le tanışıyorum. Hurdası çıkmış hatchback arabasının her tarafına eski mektuplar, çakmaklar, birbirine yapışmış şekerler atılmış. Adadaki en sevdiği gözlerden ırak yeri göstermesini istediğimde, ışığa karşı gözlerini kısıp erguvan ağaçlarıyla dolu dar sokaklara dalıyor. Haki renk tepeler, ufalanmış taş duvarlarla bezeli. Yabani rezeneler açık camlardan içeri öyle gür tomarlar halinde giriyor ki, en sonunda araçtan inip Mueggen bölgesini yürüyerek dolaşmaya başlıyoruz. Küçük yuvarlak patlıcanlar ve muhteşem lezizlikteki passito (buraya has bir tür şarap) yapılan zibibbo üzümleri ekili volkanik topraktan ısı yükseliyor. “Al tadına bak” diyor Arianne; üzerine eğildiğimiz asmadan bir salkım uzatıyor ve üzümler elimde sıcak birer taş etkisi yapıyor. (Not düşeyim: Biri bana Arianne’nin prenses olduğunu söyledi.

Sicilyalılar asalete aşırı düşkün. Eski erkek arkadaşım Luca da hep bu konulardan bahseder, villalarının tepesinde çatısı olmayan falanca baron ile filanca prensesi anlatırdı. Büyük büyükannesinin adı da bir dükünkiyle aynıymış sonra... Ma chi sene frega! yani, kimin umrunda!) Arienne’le bir grup meşe ağacına ulaştığımız öğle sonrasında, gökyüzü çatısı olmayan mavi bir kubbe sanki... Altımızda, kayaların içine yontulmuş üç Bizans mezarı var; iyice kurumuş meşe palamutları ve karahindibalar arasına az önce bir süreliğine uzanmış üç insan gibi dokunaklı derecede sadeler. Önümüzde uzanan tarladan gelen ardıç kuşunun sesi, toprağa atılmış bir avuç tohum gibi rüzgarda savruluyor.

18-08/13/w.jpg

Sikelia otelinden bir detay

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

 

En sevdiğim filmlerden A Bigger Splash, 2015 yılında bu adada çekilmişti. Dünyadan saklanan, bir yandan da belalı âşıklarıyla atışan bir İngiliz rock şarkıcısını konu olan filmin sahnelerinden birinde, arabadan zar zor çıkmaya çalışan temizlikçi kadın, “Bugün hangi rüzgarın estiğini bile bilmiyorum!” der puflayarak. Pantelleria’da her tür rüzgar birbiriyle çarpışıyor zira. Mistral ve sirokko, kulağıma çalınanlardan sadece ikisi. (Adanın adı Arapçada “rüzgarın kızı” anlamına geliyor.) Adalılar sokakta durmuş telefonlarındaki uygulamadan rüzgarın hızı ve türbülansın güncel durumuna bakarken gözleri birer çizgiye dönüşüyor, giysileriyse öne eğilmiş bedenlerinin ardında dolanmış uçuşuyor. Filmin çekildiği yerde birkaç gün kalıyorum. Tenuta Borgia adlı bu zarif mekandaki dammusi’ler neredeyse sessiz bir şapel duygusu verecek tarzda renove edilmiş. Cilalı devasa yataklara ütülü bembeyaz dantel örtüler serili. Arazisi, bağlar, göz alıcı renkli majolica seramikleri ve kırmızı amber çiçekleriyle dolu. Etrafı duvarla çevrili Arap bahçesindeki limon ağacı ise adeta bir güneş saati gibi, gün boyu ışığın hareketini yakalıyor.

Rüzgara alışıyorsunuz. Bir akşam Scauri’deki Via Sotto Kuddia’da, kalın kadife perdelerin arasında ilerliyormuşum duygusu verecek kadar sıcak ve güçlü rüzgara karşı yalpalamadan yürüyemeyecek kadar zorlandığım bir mücadele veriyorum. Bir süre sonra vazgeçip kaldırıma çöküyorum; açık bir kapının yanındaki masada oturmuş, dik merdivenleri tırmanarak adanın en iyi pizzacısı Panettiere Marrone Francesco’dan tatlı soğanlarla donatılmış pizzaları getirecek kişiyi bekleyen iki yaşlı kadını izliyorum. Aynı gün akşam saatlerine kadar, dev gözlükler takmış kırk adalının Van Morrison ve The Marvelettes müziğinde ritim tutarken bir yandan da badem şekeri, güvey otlu sosis ve passito’lu tavşan güveci ikram ettiği, tüm gün süren bir vaftiz törenindeydim. Bol miktarda şarap ve çok sayıda espresso içildikten sonra, sarıp sarmalanmış bebek elden ele dolaştı. Bebeğin annesi, balık ağlarından yapılmış izlenimi veren ipe dizili yanar döner deniz kabuklarıyla muhteşem duran elbisesi ve ensesindeki nemli saç kıvrımlarıyla, sudan o sabah çıkmış bir denizkızı gibiydi. Herkes boyuna dans edip konuşuyordu ve normalden daha az kaba ve kuşkucuydu. Pantelleria’nın yerlileri pek de duygusal değil; daima yukarı kalkık kaşlarıyla kaderci kimseler. Törenden geri dönmek üzere yola çıktığımda, kararmakta olan tepeden aşağı inen yaşlı bir adamın yanından geçmiştim; ay ışığında, elinde bir somun ekmekle aziz gibi duruyordu...

18-08/13/u.jpg

Sikelia otelindeki balkonlardan biri

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

İtalya’nın en güzel sineması Pantelleria’da. Cineteatro San Gaetano’nun küçük art deco lobisinde, paslı bir Veronese projektörün durduğu duvarda asılı çerçevedeki The Wild One filminden bir karede Marlon Brando sırıtıyor. Mekan, o akşam gösterilen filmin silah sesleri ve gürültüsüyle sarsılıyor. Parasını Giorgio Armani’nin ödediği yeni IMAX ses sisteminin gücü burayı dev bir seyyar teybe çevirmiş. Delikanlılardan oluşan çalışanları –inek yalamış gibi hipster benzeri saçlı yer göstericiler– film boyunca flörtleşmek için gelen arkadaşlarının diva görünümlü kız kardeşlerinin ilgisine zar zor katlanıyor, sonra da mopetlerine atlayıp evlerine doğru yol alırken buradan kaçıp Napoli’de üniversiteye gitmekten bahsediyorlar. Armani, adaya yıllardır geliyor. Tasarımcının renk paletinin saplantılı titizliğinin nedenini merak ediyorsanız, yanıtı Pantelleria. Binlerce siyah ve gümüş tonu, cüret, teatral hava buradaki kayalarda yatıyor. Tasarımcının villası, doğal kaplıcaların deniz kenarındaki bir kovuğa sokulduğu, sarp kayalıkların dibindeki Gadir adlı küçük köye bakıyor.

Pantelleria şaşılacak derecede doğal. İçinde fümeroller ve volkanik dereler kaynıyor. Adanın en güzel oteli Sikelia’da kaldığım sırada, “Gelin Afrika’yı görün” diyen bir garson beni merdivenlerden hafif kubbeli çatıya çıkarıyor ve sonra da gösterişli bir hareketle dönerek ilk bakışta çılgınca zıplayan bir dizi mum ışığı izlenimi veren ufku gösteriyor. Güneş 43 kilometre batıdaki Tunus üzerinde batıyor. Genişleyen dev kızıllık bir saat boyunca yabanıl bir şekilde sürüyor. Sonunda batan güneşin bıraktığı etki, havai fişek gösterisinden sonra etrafı saran yanmış fişek ve duman kokusunun sersemletici havasını andırıyor. Her şey bıçak gibi. Affilato.

18-08/13/y.jpg

Gadir köyü yakınlarında vintage bir Fiat 500

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

Luca birkaç günlüğüne beni görmeye geldiğinde, Mini Moke benzeri bir Citroen Mehari ile (burada her yerdeler) adanın dört bir yanını dolaşıyoruz. A Bigger Splash’ta, Tilda Swinton boynuna asılırken arkasına bastığı tekne ayakkabılarıyla gazı kökleyerek tüm seksiliğiyle adanın bozuk ve çukurlu yollarından geçen Matthias Schoenaerts’ı yad etmek için Captain Beefheart çalıyoruz. Luca’ya adalıların Sicilyalılardan farkının ne olduğunu sorduğumda ağzını Empedokles gibi sıkıp kafasını sallıyor: “Bizler Sicilya’da başımıza bela gelmesinden korkarız, endişeliyizdir. Burada ise durum, zaten başımız belada bari rahat olalım şeklinde.” Etrafımızda akarcasına uzanan kapari tarlaları, yerlerini Champagne’nın dalgalanan çalı çitlerine benzeyen amber çiçeği sıralarına bırakıyor. Siba köyünün tepelerindeki doğal saunalı mağaralarda, içeride oturmuş ter atarak nektarin yiyen bir aileyle karşılaşıyoruz. Bir de Roma’dan motosikletine atlayıp gelmiş genç bir asker var. Bu ücra köylerin bazılarındaki lehçe, kulağa küçük birer duaymış gibi gelen İslam öncesi kelimelerle dolu. Örneğin cinciuki, sırılsıklam oldum; milakhi ise yorgun ve düşünceliyim demek.

Dağların ortasındaki Venüs’ün Aynası denilen lagüne doğru yol alıyoruz. Muhteşem himalaya gelinciği mavisindeki tarih öncesi çağlardan kalma kalderanın kıyısındaki birkaç kişi, cildi güzelleştiren çamura bulanmış, hareketsiz ve düşünceli. Havada hafif bir sülfür kokusu var, etrafı çevreleyen tepeler yıkıntı haldeki taş taraçalarla kaplı. Önümüzde 500 metre boyunca uzanan, rüzgar almayacak kadar çukurdaki sıcak göl dinamikliğiyle sihirli bir halı gibi. Önce Khamma’daki Terremoto fırınından yeni çıkmış makarna ve pancetta (göbek üstü inek eti) yiyor, sonra da göl kenarındaki tek kafede hintincirinden granita ısmarlıyoruz. Kafenin pencere kenarlarında kurumuş dev cucuzza’lar (kabağa benzeyen İtalyan sebzesi), bahçesinde ise kapı boyunca uzayan sivri dikenli agaveler var. Park halinde bir minibüsten Sinatra’nın Mack the Knife şarkısı duyuluyor, kahverengi köpekleriyle frizbi oynayan Süpermen külotlu iki oğlan çocuğu, tozlu yol boyunca hayvana sevgiyle Greco! Greco! diye sesleniyor. Sıcak, toz ve sevimli kertenkeleler...

18-08/13/cntraveller_pantelleria_jj__3811-published_uk_traveller_2018-july-august_print_well.jpg

Tenuta Borgia'nın bahçesinden bir görüntü

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

 

Rüzgar olmadığında güneşin fazla hissedilmediğini söylüyor Luca. Arkadaşım Irene bir keresinde öyle kötü yanmış ki, sırtının soyulup açılacağını düşünmüş. Ama oda arkadaşı hemen yerel bir çareye başvurup ısıyı alması için tüm bedenini çiğ patates dilimleriyle kaplamış. Ertesi sabah neredeyse pişmiş olarak kaldırdıkları patateslerin altından yumuşak ve düzelmiş bir cilt çıkmış. Tam Pantelleria’ya özgü. Sıcak ama yeşil. Kuru ama bereketli. Bir gün küçük bir motorla açıldığımız deniz, 20 metreye kadar büyüleyici berraklıkta, sonrasında görünen kara ise çelik gibi sert. Denizkızı Barınağı adı verilen bir kara parçası civarında, feryat figan kayalara vuran denizin sesi kulağa müzik gibi geliyor. Kaptan, buraya özgü pantellerit adı verilen bir taş gösteriyor. Kuvars gibi siyah ama ortasında bir başka renk ışıldıyor. “Bakın!” diyor kayayı güneşe tutup yeni bulunmuş değerli bir taş gibi evirip çevirerek. “Bakın, ortası nasıl da yeşil.”

18-08/13/t.jpg

Sikelia’da restoran kısmından terasa çıkan merdivenler

Fotoğraf: JACK JOHNS & OWEN TOZER

ETİKETLER: SEYAHAT