15 Temmuz 2018

Karşınızda: Nilüfer Yanya

YAZI: SEDEN MESTAN

FOTOĞRAF: FORA NORMAN

MODA EDİTÖRÜ: DİDEM DAYICIOĞLU

nilüferyanya

Fotoğraf: Fora Norman

Büyük otellerin insanı sersemleten bir tarafı olduğu kesin: Ucu bucağı gözükmeyen tavanları, gururlu bir ifadeyle parlayan ışıltılı süslemeleri ve koşuşturan turist kalabalıkları derken kendinizi küçücük hissetmeniz kaçınılmaz. O ihtişam altında benliğinizi unutmanız an meselesi! Hele bir de yıldızı giderek yükselen bir müzisyenle buluşmak için oradaysanız... Yarı telaşlı tıklatıyorum odasının kapısını...

“Buyurun” diyerek kapıyı açan genç kadını görünce şaşırıyorum. Sanki her gün evine çaya, sohbete gelen bir arkadaşıymışım gibi dostane bir tavırla karşılıyor Nilüfer beni. Şarkılarından aşina olduğum o katıksız içtenliğiyle tam karşımda ve asistandı, menajerdi bir insan ordusuyla birlikte değil, tek başına.

Zahmetsiz tavırları kadar, Türkçe sözlerle karşılaması da gafil avlıyor beni. Adı ve soyadı sizi yanıltmasın; aslen Londra’da doğup büyümüş. Hâlâ Chelsea’de yaşıyor. Anadili İngilizce, annesi hem İrlandalı hem Barbadoslu bir aileden geliyor. Babası Türk ama Nilüfer’in bildiği kelimelerin sayısı çok fazla değil. Kulak dolgunluğu olduğu için bazı kelimeleri kolayca anlıyor, yine de kendini ifade etmekte zorlanıyor. Sohbete de o yüzden İngilizce devam ediyoruz.

Röportaj için baş başa kaldığımızda, dört bir köşesine birazdan çekim için giyeceği kıyafetlerin yayıldığı odada, nereye oturacağımı bilemez bir şekilde gülümsüyorum etrafa. Göz ucuyla beyaz çarşaflı yatağına bakıyorum... Neden çekindiğimi anlayarak gayet rahat bir ifadeyle “Lütfen otur” diyerek eliyle yatağı işaret ediyor ve o da yanıma kuruluyor. Okul sonrası evde toplanan liseli ergenler gibi yatakta bağdaş kurmuş oturuyoruz. Şarkılarında hissettirdikleri doğruymuş demek; yüksek bir empati gücü ve incelikli bir espri anlayışı var. Gerçekten arkadaş olmak isteyeceğiniz biri.

Yurtdışında yaşayan bir Türk sanatçıyla röportaj yaparken bir şekilde dönüp dolaşıp dilinizin ucuna gelen bazı sorular vardır. Elbette boş geçmedim, hepsini sordum. Mesela küçükken ailecek tatil için sık sık gelirlermiş Türkiye’ye. Geçen sene ilk kez tatil dışında bir nedenle, konser vermek için gelmiş buraya. “Geçtiğimiz yıl Türkiye’de iki kez sahne aldım. Belki de en iyi konserlerimdi diyebilirim. Vaktiyle turist olarak geldiğim bir ülkede bu kadar iyi tanınıyor olmak açıkçası duygulandırdı beni.”

Bir de tabii, Türkçe müziğe ne kadar hakim olduğunu soruyorum. (Bu kez sadece sormam gerektiği için değil, doğrusu biraz da merak ettiğim için.) Babası evde sıkça Türkçe şarkı dinlese de fazla aşina değil bu coğrafyanın müziğine. Oysa adının konulmasında, Türkçe pop müziğinin bizzat etkisi var. Nilüfer’in adını ilk duyduğunuzda sizin de aklınıza Türkçe müziğin ağırbaşlı divası geliyorsa çağrışımlarınızın kaynağı yanlış değil. “Annem bana hamileyken babamla birlikte Türkiye’de yaşıyormuş ve radyoda sık sık Nilüfer’in adını duyuyormuş. O kadar sevmiş ki bu ismin tınısını ‘Kızım olursa adını Nilüfer koyacağım’ demiş.”

Hikayesinde çocukluk yıllarına doğru gittikçe müziğin hayatında kilit role sahip olduğunu anlıyorsunuz. Sanatçı bir ailenin içinde büyümüş. Haliyle “üretmek” onun için en küçük yaştan beri bir tür ihtiyaç gibi. Daha altı yaşındayken, evdeki piyanoyu tıngırdatmak için çabaladığını görünce annesi konuya el atmış ve Nilüfer’e ders aldırmaya başlamış. Şimdilerde müziğinde başrolü üstlenen gitarla tanışması ise birkaç yıl sonrasına denk geliyor, artık müzikle bağlarının kopamayacağını anladığı yıllara... “Müzisyen olmaya karar verdiğim bir an var mı, hatırlamıyorum. Çünkü aslında bu bir karar değildi benim için. Yoluma müzikle devam etmek istediğimi idrak ettiğim anda netleşti her şey. On – on bir yaşındaydım ve en büyük arzum gitar çalmayı öğrenip kendi şarkılarımı söyleyebilmekti.” 

Nilüfer yanya

Fotoğraf: Fora Norman

Bu arzusunu da yavaş ve emin adımlarla başarıyor. Önceleri gitarı piyano kadar iyi çalamadığı için sadece şarkı sözleri yazıyor. Birkaç yıl içinde gitar çalmayı da kotarınca şarkılar tamamlanıyor ve Nilüfer’in bugün bildiğimiz müzikal stili de şekillenmeye başlıyor: Dinleyeni içinde bulunduğu andan ve ortamdan koparan güçlü vokaller ve yumuşak ama sağlam tınlayan gitarlar... Hikaye anlatıcılığı 90’ların Tori Amos, Fiona Apple gibi ünlü kadın müzisyenlerininki kadar özgün. Günlük hayatın sıradan detaylarını da, aşk acısının kalp sıkıştıran hislerini de bulabilirsiniz şarkılarında. Hislerini tetikleyen her konuya yer var onun müziğinde, hem de hepsi beni otelde karşıladığı andakinin tıpa tıp aynısı bir samimiyet ve sahiciliğe sahip.

“Aslında tüm süreç doğaçlama gelişiyor. Bir anda kafamda bir görüntü, bir fikir oluşuyor ve ondan yola çıkarak söz ile müziği kurgulamaya başlıyorum. Planlı, programlı değil; her an her yerde bulabilir ilham beni.” Kendisiyle baş başa kalabilmesi ya da zihnindekilerin peşinden gidebilmesi için karanlık odalara kapanma ihtiyacı yok. “Evet, stüdyodayken tek başınıza kalabileceğiniz bir ortamı kolayca yaratabiliyorsunuz. Ama aslında sahnede, yüzlerce kişiye çalarken de aynısı mümkün. O ana ve müziğe odaklandığınızda yine kendinizle baş başasınız zaten.”

Konserlerinde dans eden, coşan, tabiri caizse “izleyiciyi koparan” bir müzisyen değil. Kendisi de zaten, “İçine kapanık bir insanım, oyuncu bir kişiliğim yok” diyor. Aslında ondan bunları yapmasını bekleyen de yok. En yüksek notalarda bile rahatça dolaşabilen sesi ve gitarlarıyla tek başına koca bir salonu doldurmaya muktedir. Yine de ilk konserlerinde farklı bir heyecan ve kendi deyişiyle bir tür “korku” hissetmiş: “Şarkılarımı ve şarkılarımda anlattıklarımı bu kadar çok kişinin bildiğini ilk kez bir konserde fark ettim. Aklımdakileri ve neler hissettiğimi herkes biliyordu! Kafamın içinden neler geçtiğini görebiliyorlardı artık. Biraz ürkütücü geldi bu fikir bana. Ama zamanla, alıştıkça fark ettim ki kimsenin benim o şarkıları neden veya nasıl yazdığımla ilgilendiği yok. Çünkü herkes şarkılara kendi anlamlarını yüklüyor ve her dinleyen o anlamın, o şarkının kendisinde uyandırdığı duyguların peşinden gidiyor.”

İki – üç sene gibi kısa bir süre içerisinde sesini tüm dünyaya duyuran, pek çok ünlü müzik yayınının uğruna methiyeler düzdüğü bir yetenek Nilüfer. O ise kendini buna kaptırmak yerine şarkılarından bize yansıyan dinginliği hayatının her anına uyarlayan, hayatın ve kendinin farkında biri. Her şeye, hatta kendine bile birkaç adım öteden bakabiliyor.

Bazı kimlik kalıpları söz konusu olduğunda o da yirmili yaşlarının başındaki diğer herkes gibi sorgulamaya, etrafı gözlemleyerek anlamaya çalışıyor. “Kadın olmanın toplumda ne anlama geldiğini, yetişkinlerin dünyasında yerimi alınca fark ettim. ‘Sen bu’sun, bunu yapamazsın’ gibi cümleler duymaya başlayınca anladım ki ‘kadın olmak’, ‘erkek olmak’ gibi ayrımlar varmış yetişkinler arasında.” Bu arada, “yetişkin” deyip durduğumuza bakmayın, bu yıl 23 yaşına basan Nilüfer, yetişkinlikle arasının pek iyi olmadığını hiç tereddüt etmeden söyleyiveriyor. Aslında son yıllarda, Peter Pan kuşağı diye de tabir edilen neslin başındaki en büyük belanın bu “yetişkinlik” konusu olduğunu söylediğimde ekliyor, “Yetişkin olmak adına bize dayatılan sorumluluklara, kurallara başkaldırıyoruzdur belki de. Çünkü onları yapmak zorunda kalmadan da neler başarabileceğimizi kanıtladık herkese.”

Peki gelecekte durum nasıl olur sence diye sorduğumda hızlıca cevaplıyor: “Geleceği düşünerek hareket etmiyorum. Belki şimdikinden çok farklı bir şey yapıyor olurum, kim bilir.”

Beni hiç ummadığım bir anda kendine has sakinliğiyle saran bu genç müzisyenin yanından ayrılırken bildiğim tek bir şey var oysa: O geleceği pek düşünmek istemese de müziğiyle hayatımızdaki yerini daha da sağlamlaştıracağı gün gibi ortada. 

ETİKETLER: MÜZİK , NİLÜFER YANYA