11 Nisan 2015

Delikanlı Vietnam, Kalbi Kırık Kamboçya

Vietnam

 

Ho Chi Minh kenti

 

Aklımda savaş filmlerinden karelerle Vietnam Sosyalist Cumhuriyetinin en büyük kenti Ho Chi Minh'e indiğimde, az sonra sırasıyla Hermes, Bottega Veneta, ve Louis Vuitton mağazalarının önünden geçeceğimi kesinlikle tahmin etmiyordum. Binlerce motosikletin istilası altındaki caddelerde zorlukla ilerlerken, yirmi milyon nüfuslu Ho Chi Minh kentinin -eski adıyla Saygon- İkinci Dünya Savaşı yıllarında 650 bin nüfuslu bir şehir olduğunu öğrendim. Aradan geçen yıllar içinde şehir korkunç bir hızla büyümüş ve bu büyüme sırasında da tarihi dokusunu büyük oranda kaybetmişti. Fransız kolonisi olduğu dönemden kalan az sayıda yapıyı ve iyi korunmuş tapınakları saymazsak Ho Chi Minh'i diğer büyük şehirlerden ayıran fazlaca bir şey yoktu. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Eşyalarımı otele bırakıp kendimi ünlü Dong Khoi Caddesine attığımda, öncelikle güvenli bir şehirde olduğumu öğrendim. Yeni yeni ufak tefek kapkaç olayları yaşanmaya başlanmış olsa da, Ho Chi Minh diğer pek çok büyük kentin yanında bir huzurevi sayılabilirdi. Şehrin merkezi sayılan bu güzel cadde ünlü mağazalar, restoranlar, şahane Vietnam kahvesini markalaştırmaya çalışan kahve zincirleri ve masaj salonlarıyla doluydu ve akıllara ziyan trafiğe rağmen kavga eden kimseyi görmek mümkün değildi. İnsanlar sokaklarda evlerinin oturma odalarındaymış gibi rahat bir şekilde oturuyor, uzanıyor, hatta uyuyorlardı. Güneydoğu Asya'nın en büyük limanı ise bu caddeye oldukça yakın olan Saygon Nehri'nin kıyısına kurulmuştu ve her saat ışıl ışıldı. Ho Chi Minh'de geçirdiğim iki gün boyunca Vietnamlılar'a olan sevgim ve hayranlığım hızla arttı. Bu kibar ve sevecen insanlar iş ülkelerini savunmaya gelince neler yapabildiklerini tüm dünyaya göstermişlerdi. Daha da önemlisi, kendi ülkelerinde Amerika Birleşik Devlerine karşı verdikleri neredeyse yirmi yıllık savaşın hemen ardından, üniformalarını yıkamaya bile fırsat bulamadan, komşuları Kamboçya'da yaşanan insanlık dramına dur demek için Çin ve Tayland'la savaşa girmiş ve elbette tüm savaşlar gibi onu da kazanmışlardı. 
 
 
Ho Chi Minh'de mutlaka!
 
Vietnam mutfağını deneyin: Vietnam yemekleri oldukça lezzetli ve sağlıklı. Taze pirinç noodle'ı, sığır ya da tavuk eti ve baharatlarla hazırlanan Pho çorbası, minik balık kızartmaları Cha ca, Vietnam dürümü diyebileceğimiz Banh Xeo benim favorilerim.
 
Savaş Müzesine gidin ve barış için şükredin!
 
Cu Chi Tünelleri: Fransız ve Amerikan işgallerine karşı yapılan bu tüneller, gerilla savaşının kazanılmasında büyük rol oynamış. Aynı yerde bubi tuzaklarını ve Vietnamlılar'ın diğer zihni sinir savaş taktiklerini görebilirsiniz.
 
Saygon Opera Binasını, Gustave Eiffel tarafından yapılmış Merkez Postaneyi, Reunification Sarayını, ucuz hediyelikler alabileceğiniz Ben Thanh Pazarını ve Emperor Jade Pagodasını ziyaret edin.
 
Mekong Deltası: Vaktiniz kalırsa Mekong deltasında bir gün geçirebilirsiniz. Kaplumbağa adasını ve yüzen pazarı görmek eğlenceli olabilir.
 
 
 
Hanoi 
 
Hanoi, Vietnam'ın başkenti ve Ho Chi Minh'den çok daha eski bir şehir. Mazisi bin yıl öncesine dayanıyor ve Vietnalmlılar bu bölgeye "Eski topraklar" diyorlar. Şehrin etrafı sanayi bölgeleriyle çevrilmiş. Nereye baksanız her Canon, Samsung, LG gibi şirketlerin dev fabrikalarını görüyorsunuz. Öte yandan, Hanoi, Ho Chi Minh'e göre çok daha karakterli bir şehir. "Rocket House" denilen sefertası benzeri evleri, Fransızlardan kalma kehribar rengi güzel binaları, komünist dönemin selamını bugüne taşıyan dümdüz ve geniş caddeleri, şehrin geçmişinin tüm katmanlarını gözler önüne seriyor. Motorsiklet trafiği yerini burada bisiklet trafiğine bırakmış durumda. Şehrin merkezi ise çok sevimli ve çok hareketli. Böyle bir kentin diğer ucunda köpek kesim mezbahalarının olduğuna inanmak istemiyor insan.Vietnamlılar, ülke şartlarında oldukça pahalı olan köpek etinin ayın ilk on beş günü yenildiğinde uğur getirdiğine inanıyorlar. 
 
 
Hanoi'de mutlaka!
 
Cyclo turu: Kulağa çok turistik geldiğini biliyorum ama pişman olmayacaksınız. Tek kişilik bisiklet taksiler şehrin ana ulaşım aracı. Diğer ülkelerdeki benzerlerinin aksine burada şoför arkada, yolcu ise önde oturuyor. Yaklaşık bir saat içinde Hanoi'nin cıvıl cıvıl merkezini baştan sona gezmiş ve kentin ruhu hakkında epey bilgi edinmiş oluyorsunuz. 
 
Literatür Tapınağı: Kofiçyus'a adanmış bu tapınak benim şimdiye kadar gördüğüm bütün uzakdoğu mabedlerinin en etkileyicisi. 
 
Duong Lam: Hanoi'ye bir kaç saat uzaklıkta eski bir köy. Geleneksel Vietnam yaşantısını ve mimarisini burada görebilirsiniz.
 
Ho Chi Minh'in mezarı ve Su Kuklaları Tiyatrosu: Su kuklaları tiyatrosunun en iyi tarafı şehrin göbeğinde olması. Böylelikle sıkıldığınız takdirde kolaylıkla kaçabiliyorsunuz. Benim önerim de bu yönde: Gidin, ne olduğunu görün ve kaçın!
 
 
 
Halong Koyu
 
Unesco Dünya Kültür Mirasının bir parçası olan Halong Koyu insanın ağzını açık bırakan cinsten bir yer. Hanoi'den yaklaşık üç saatlik karayolu mesafesinde ve insan cennetin de buralarda bir yerlerde gizli olduğundan şüphelenmeden edemiyor. Limestone’dan (kireç taşı) oluşan yaklaşık iki bin adacık denizin ortasında olağanüstü bir görüntü oluştururken, aynı zamanda kendilerine ait bir biosistem de kurmuşlar. Yüzen köyleri, inci çiftlikleri, kilometrelerce uzunluğu olan mağaraları ve aklınızı kaçırmanıza neden olabilecek güzellikteki doğasıyla Halong Koyu, ölmeden görülmesi gereken yerlerden biri. Hani derler ya, "gerçek olamayacak kadar güzel" diye, burası gerçekten de tam öyle! 
 
 
 
 
Halong Koyunda mutlaka!
 
Tekne turu: Seçenekler çok. Dört-beş saatlik tur teknelerinden, konaklamalı gemilere kadar bir sürü alternatif mevcut. Benim önerim, buralara kadar gelmişken paranıza kıyıp teknede bir gece geçirmeniz çünkü bu koyda her saat ayrı güzel. Dilerseniz kayıklarla teknenize yanaşan inci satıcılarından alışveriş de yapabilirsiniz.
 
Kano gezileri, mağara ziyaretleri, yüzen köy gezileri.
 
 
 
Kamboçya
 
Siem Reap 
 
Kamboçya'ya indiğiniz andan itibaren "başka bir yere" geldiğinizi hissediyorsunuz. 1970'lerin ortasında tüm eğitimli nüfusunu Pol Pot rejiminin uyguladığı soykırımla yitiren, iki milyon insanını diri diri toprağa gömen bu ülkenin üzerindeki hüzün bulutları hala dağılmamış. O yıllarda Kamboçya'da okur yazar kimse kalmadığı için ateşi ve tekerleği yeniden icat etmek zorunda kalmışlar. Ülkede ulaşım genelde “tuk tuk”, bisiklet ya da motorsikletlerle sağlanıyor. Otomobil sayısı oldukça az. Siem Reap küçük bir şehir ve şehrin merkezini yürüyerek gezmeniz mümkün. Pub Street en önemli ve hareketli caddesi. Onun yakınındaki gece pazarında güzel ipekler ve hediyelik eşyalar bulabilirsiniz. Vietnam'da olduğu gibi Kamboçya'da da sokak satıcıları oldukça fazla ama iki ülkede de yakanıza yapışarak sizi sıkmıyorlar. Kızım tarafından, "Bu fakir insanlarla pazarlık etmeyeceksin umarım" şeklinde uyarıldığımdan ben pazarlık yapamadım ama elbette hemen her şeyi yarı fiyatına almak mümkün.
 
Şehirdeki restoranların hepsi turistlere yönelik olduğundan yemek konusunda pek bir sıkıntı çekmiyorsunuz ama Vietnam'daki müthiş yemekleri unutun. Eğer fantastik bir damak zevkiniz varsa, şehrin her tarafına yayılmış olan sokak satıcılarının tezgahlarına göz atmanızı öneririm. Şunun şurasında, karafatma ya da tarantula yiyebileceğiniz kaç ülke var ki? Bu arada Siem Reap'te gezdiğiniz süre içinde kendinizi maymunlardan sakınmayı da unutmayın. Her an sizi dövüp yiyeceğinizi alabilirler. 
 
 
Siem Reap'te mutlaka!
 
Angkor Tapınakları: Eğer Siem Reap şehrine geldiyseniz bunun tek bir sebebi olabilir: Angkor tapınaklarını görmek! Dünya kültür mirasının çok kıymetli bir parçası olan Angkor kenti yani Angkor Thom, aldığı her tür övgüyü sonuna kadar hak ediyor. Antik Khmer uygarlığının bu efsanevi başkenti içinde, ünlü Angkor Wat, Bayon ve Tomb Raider filminin çekildiği Ta Prohm gibi pek çok tapınak barındırıyor. Buraya en az bir tam gün ayırmanızı ve denk getirebilirseniz Angkor Wat'ta gün doğumunu ya da batımını izlemenizi öneririm.
 
Tuk tuk turu
 
Masaj: Şehri gezerken her tarafta rastlayacağınız masaj salonlarının en lüks görünüşlü olanlarına girmeniz sağlığınız için faydalı olabilir. Zaten en pahalı yerlerde bile masaj Türkiye'ye göre oldukça ucuz.
 
 
Tonle Sap Gölü
 
Siem Reap'ten karayoluyla yaklaşık kırk beş dakika mesafedeki Tonle Sap gölüne tuk tuklarla gitmek mümkün. Burası sadece bir göl değil aynı zamanda kendi başına bir dünya. Unesco'nun Dünya Biyosfer Rezerv alanı olarak belirlediği bu bölgede pek çok değişik canlı türü barınıyor. Muson yağmurlarının görüldüğü dönemlerde göl yaklaşık altı katına çıkıyor ve Kamboçya ekonomisinin bel kemiği haline geliyor. Göl üzerindeki yüzen köyde balıkçılık, karides ve timsah çiftçiliği yapan halk sefalet içinde. Yüzen köy derken, abartmıyorum. Benzinciden markete, okuldan karakola her şey yüzüyor burada. Köy halkının çoğu Vietnamlı. Civardaki Kamboçyalılar karaya kurdukları evlerde yaşamayı tercih ediyorlar ama o evler de su baskınlarından korunmak için yüksek kazıklara oturtuluyor çünkü göl muson döneminde altı katına kadar büyüyor. 
 
 
Tonle Sap'ta yaşayan insanlar hayatlarını oldukça çetin şartlarda sürdürüyorlar, hatta arada bir Tanrılar Çıldırmış Olmalı filmini anımsatan görüntülerle karşılaşıyorsunuz. Buna rağmen kimsenin durumdan şikeyetçiymiş gibi bir hali yok. Aksine, geçtiğiniz her yerde sefalete eşlik eden tatlı bir huzur var. Ülkenize dönerken o huzurdan bir parça alıp yanınızda götürmek istiyorsunuz ama aklınızda bir soru beliriyor:
Acaba gümrükten geçirebilir miyim?
 
 
Hande Altaylı

 

 

ETİKETLER: SEYAHAT , KAMBOÇYA , VİETNAM