08 Aralık 2019

Altın Tozu ve Tavuskuşu Tüyleri

YAZI: SEDA DOMANİÇ

altın,tozu,tavuskuşu,tüyleri

Limanda boş balık tezgahları.

Fotoğraf: Seda Domaniç

Marakeş’in ihtişamlı keşmekeşi çoktan arkamızda kalmış, neredeyse bir buçuk saattir kupkuru topraklarda ilerliyoruz. İlgimi çekecek bir şeyler görmek için sürekli arabanın camından dışarı bakıyorum, ancak şansım çok da yaver gitmiyor. Sonra ilk önce göz yanılsaması sandığım bir manzara karşıma çıkıyor. “O ağacın tepesindekiler keçi mi?” diye soruyorum. Şoför ilgisizce “duralım mı?” diye cevap veriyor. Tabii ki duralım! Sizi bilmiyorum ama ben ilk defa ağaçların tepesinde otlayan bir keçi sürüsüyle karşılaşıyorum. Sonradan öğreniyorum, bu bölgenin toprakları o kadar kurak ki, keçiler beslenebilmek için sivri dikenlerine aldırmadan etraftaki tek ağaç tipi olan arganların tepesinde geçiriyorlar günlerinin önemli bir bölümünü. Yani bu manzara yereller için oldukça sıradan. Fotoğraf çekmek istediğinizde, birkaç dirhem alabilmek için bir anda ortaya çıkan uyanık bir iki Faslı dışında konu kimsenin ilgisini pek çekmiyor. Yolun yegane ilginç bölümünü geride bırakırken, bu seyahatte bana eşlik eden, ailesi geçtiğimiz yüzyılda Essaouira’da yaşamış Geoffrey, göçmen atalarının romanlara konu olabilecek maceralarını anlatıyor. Ve bu yolculuk sonunda heyecanlı olmaya başlıyor!

“Altın tozu ve tavuskuşu tüyü ticaretiyle uğraşmışlar uzun yıllar. Sonra İsrail devleti kurulunca, bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan onbinlerce Yahudi gibi göçmüşler yeni memleketlerine.” Arkada kalan onca mal mülke pek kimse sahip çıkmamış önceleri, ta ki birkaç uzak kuzeni yıllar sonra Essaouira’nın saklı cazibesini keşfedene kadar. “Altın tozu ve tavuskuşu tüyü mü?” diyorum. Sadece bu ikisi bile bir hikayeye başlık olacak kadar egzotik! İşte şimdi Essaouira’yı gerçekten merak ediyorum.

seda,domaniç,seyahat

Essaoira limanında balıkçı kayıkları.

Fotoğraf: Getty Images Turkey

Bilinen eski ismiyle Mogador, bugünkü (bana kalırsa eskisi çok daha esrarengiz, daha Harry Potter vari bir isim), Atlantik kıyısında tarih boyunca Avrupa ve Afrika arasındaki ticaretin önemli uğrak noktalarından biri olan küçük bir liman kenti. Birçok liman gibi farklı medeniyetlerin istilasına uğramış; hepsinin gelip geçerken izler bıraktığı melez bir yerleşim. Ve çoğu melez gibi güzel, karmaşık ve eşsiz.

Romalılar ilk olarak buraya, kabuklarından imparatorluğun rengi olan değerli mor bir boya elde ettikleri salyangozlar için gelmiş. Daha sonra Portekizliler bu bölgeyi altın, baharat ve köle ticaretinin merkezi haline getirmişler. 18. yüzyılda özgürlüğüne kavuşan Mogador, burada kendine küçük bir kale inşa eden Sultan Muhammed bin Abdullah’ın misafirperver yaklaşımıyla her milletten maceracı girişimcinin göz bebeği olmuş. Bu dönemde Essaouira, özellikle uluslararası ticareti seven Musevilerin de akınına uğramış. İşte Geoffrey’nin ailesi de bu bölgeye bu yıllarda göçmüş. 19. yüzyılda hâlâ bu kentte Müslümandan çok Yahudiler yaşıyormuş.

altın,tozu,tavuskuşu,tüyleri

 Medina'da bir antikacı.

Fotoğraf: Seda Domaniç

20. yüzyılın başlarında ise Fas’ın geri kalanı gibi Essaouira da Fransız himayesi altına girmiş. Halen Arapça kadar burada Fransızca da konuşuluyor. Dolayısıyla sokaklarda, mimaride, yemeklerde Berber, Arap, Portekiz, Fransız gibi farklı kültürlerin mirasları var. Benim için bu küçük sahil şehrini ilginç kılan tam da bu: Bulunduğu coğrafyaya tezat açık görüşlü toplum yapısı, huzur içinde yürüyebileceğin, kimsenin kimseye müdahil olmadığı bohem bir ruhun hakim olduğu sokakları.

altın,tozu,tavuskuşu,tüyleri

Mellah adlı Musevi mahallesi.

Fotoğraf: Seda Domaniç

Essaouira’nın tarihi duvarlarla çevrili Medina’sında yürürken bir kiliseden yükselen çan sesini duymak, müezzinin canlı okuduğu ezanı duymak kadar olağan (burada ezan sadece canlı okunabiliyor). Fas’ta çanlarının çalınmasına müsaade edilen tek kilisenin de burada bulunduğunu söylemeliyim. Mellah adını taşıyan Musevi mahallesinde halen evlerin birçoğunun taş yapısına işlenmiş Davut Yıldızı duruyor. İslam ve Musevi cemaatleri arasındaki hoşgörüyü artırmayı hedefleyen ve eski bir sinagogdan müzeye dönüştürülen Bayt Al Dakira ise kapılarını bu ay açıyor. Kentte kalan bir avuç Museviden biri olan rehberimiz Abdel Elbazzi sayesinde müze henüz halka açılmadan gezme fırsatını buluyoruz. Binanın farklı mimarisi kadar, 18. ve 19. yüzyılda burada yaşamış ailelerin duvarlarda asılı fotoğrafları da etkiliyor beni. Şık giyimleri, dirençli bakışları, bambaşka bir coğrafyada varoluşları ve bilinmezliğe uzanan hayatları... Günün en büyük sürprizi, Geoffrey’nin müzede aile fotoğrafıyla karşılaşması oluyor. En büyük hayal kırıklığını ise tavuskuşu değil devekuşu tüyü ticareti yaptıklarını öğrendiğimizde yaşıyoruz. Olsun, benim hikayemin adı değişmeyecek: “Gold dust and peacock feathers!”

altın,tozu,tavuskuşu,tüyleri

Ertesi sabah uzun bir yürüyüşe çıktığım Essaouira’nın balık ve baharat kokan eski sokakları, bana sorarsanız hâlâ en çok Portekiz’e benziyor. Evlerin çoğu beyaz, panjurları ve kapıları mavi, ara ara sarı ve yeşil renkli fayanslara da rastlamak mümkün. Fas’ın diğer şehirlerinde yaygın olan toprak tonları, buranın dokusunda yok. Ara sokaklardan çıkıp kaleye doğru yürüdüğünüzdeyse güçlü bir Atlantik rüzgarı havayı ve kokuları bir anda temizliyor. Limandaki balıkçılar, tahta sandallarını, ağlarını yüzyıllardır nasıl tamir ediyorlarsa halen aynı şekilde işlerine sabırla devam ediyorlar. Ortamı gözünüzde canlandırmam gerekirse, Game of Thrones dizisinde Arya’nın Braavos’ta “oysters, clams and cockles” diye bağırarak dolaştığı sahneleri hatırlayın. Essaouira’nın limanı da o çağa ait. Bu arada Game of Thrones demişken, şehrin ihtişamlı surlarının Daenerys Targaryen’in (Khalisi) birçok önemli sahnesine arka plan oluşturduğunu belirteyim. Ayrıca bu Essaouira’nın şöhret basamaklarına ilk tırmanışı değil. Orson Welles’in 1951 yapımı ünlü filmi Othello’nun ve Hollywood’un eğlenceli yapımı Karayip Korsanları’nın bir bölümü de burada çekilmiş. Ben de yönetmen olsam, surlarına yüzlerce martının farklı açılardan pike yaptığı, sert dalgalardan yükselen su buharının ortama doğal bir filtre attığı bu mistik sahil kentinde bir film çekmeyi hayal ederdim. 

Essaouira sadece sinefillere değil müzik dünyasının aykırı starlarına da ilham olmuş. Jimi Hendrix’in 1960’larda burada geçirdiği aylar sağolsun, müzisyenin artık pek karşımıza çıkmayan CD’leri (evet doğru duydunuz CD!) şehrin sokaklarında birçok yerde satılıyor. Hendrix’in izinden gelen özgür ruhlu bohemler, hippiler ve rocker’lar, kente hatırı sayılır bir müzik kültürü armağan etmiş. Bu küçücük kentte cazdan flamenkoya, Afrika müziği Gnaoua’dan New Age dünya müziklerine birçok farklı müzik festivali düzenleniyor. Haziran ayındaki Gnaoua World Music Festivali’ni özellikle tavsiye ederim.

Denizden çıkan türlü türlü kabuklular, deniz kestaneleri, istiridyeler liman boyu dizilmiş küçük işporta arabalarından bana cazip bakışlar atıyor. Arabaların başındaki balıkçılar da ellerinde küçük bir açma bıçağıyla beni ağlarına düşürmek için göz göze gelmemizi bekliyor. Ama direniyorum. Çünkü öğlen gideceğimiz La Mouette et La Dromadaires’de (Martı ve Develer) yiyeceğimiz deniz ürünlerinin methini dünden beri dinliyorum. Burası Essaouira’ya 20 dakika uzaklıkta, bir sörfçü cenneti olarak tarif edilen Sidi Kaouki plajının hemen yanında, her şeyden izole nefis bir mekan. Restoran ve içindeki dört odalı küçük pansiyona on sene içinde yavaş yavaş hayat veren kişi ise Fransız göçmeni Patricia Finel. Fırınlanmış kalamar, keler, dil balığı, kalkan ve geleneksel Fas mezelerinden oluşan ziyafeti, yörenin çok kültürlü yapısına uygun biçimde Fransızların en sevdiğim tatlısı clafoutis ile tamamlıyoruz. Günün geri kalanında, La Mouette et La Dromadaires’in plajında martı ve develeri seyrederek, tembellik yaparak vakit geçiriyoruz. Yürüme mesafesindeki Sidi Kaouki’nin sörfçülerle dolu kalabalık plajına tezat burada sadece dalgaların sesi var.

seda,domaniç,seyahat 

Medina'da bir aktar.

Fotoğraf: Seda Domaniç

Fas’a giden herkesin satın aldığı bir hediye var: Argan yağı.

Sivri dikenli argan ağacından toplanan kabuklu bir yemişten oldukça meşakkatli bir yöntemle elde edilen bu yağ hem kozmetik kullanım hem de yemek için yüksek besin değeri taşıyan sağlıklı bir tercih. Essaouira ve çevresi ise bu ağacın ülkede yetiştiği yegane bölge. Dolayısıyla argan yağı üretim tesislerine adım başı rastlamak mümkün. Ertesi gün ziyaret ettiğimiz Tilila Kadın Kooperatifi, Fas Kralı 6. Muhammed’in desteğiyle kurulan ve sadece kadınların çalıştığı üretim merkezlerinden biri. Altını tekrar çiziyorum: Argan yağı elde etmek gerçekten zor bir iş. Altı kilo argandan, sadece 1 litre kozmetik yağ elde ediliyor. Kadınların iş yüküne ortak olduğum bir saatin sonunda, süreci izlemekten bile yorulduğumu itiraf etmeliyim. Argan çekirdeğini ezmek için kullanılan el değirmenini çevirdiğim on dakika (belki on bile değil), kollarım için bir saatlik spor seansına neredeyse eşdeğerdi. Neyseki kadınların ürettikleri her şeyden kâr payı aldıklarını öğrenince içim rahatladı (yemişin üretimini, paketlemeyi, dağıtımı ve tesisin yapımını devlet üstleniyor, kadınlar emekleri karşılığı kârın yüzde 40’ını alıyor). Aksi takdirde daha önceden almış olduğum yağları her sürdüğümde içimi ağır bir suçluluk duygusu kaplayacaktı. Şimdi tam tersi, bu değerli besinin belki de başka geçim şansı bulamayacak kadınların derdine derman olduğunu biliyorum. 

seda,domaniç,seyahat

Eski şehir surları.

Fotoğraf: Seda Domaniç

Bir de Fas’a gelenlerin, dönerken almayı pek de akıl etmediği bir hediye var: Şarap. Fas’a bu dördüncü gelişim olmasına rağmen daha önce bu ülkenin şaraplarına pek şans verdiğimi söyleyemem. Bu sefer hem Essaouria yakınlarındaki Le Domaines du Val d’Argan şarap bağlarına yaptığımız ziyaret, hem de L’Heure Bleue otelinin restoranında farklı Fas şarapları eşliğinde yediğimiz harika akşam yemeği, bu konudaki fikrimi değiştirdi. Bu gidişin dönüşünde valizimde bana ilk kez argan yağı değil şarap eşlik etti.  

seda,domaniç,seyahat

L'Heure Bleue.

Fotoğraf: Seda Domaniç

Fas kültürü çok katmanlı. Her katmanı deştiğinizde altından farklı bir sürpriz çıkıyor. Ve ben her gelişimde, ülkenin beni şaşırtacak yeni bir yönünü keşfediyorum. Bu seyahat beni Essaouira ile tanıştırdı. “İnsanlar buraya nefes almak için geliyor” dedi Abdel, Mogador kalesinin 18. yüzyıldan kalma surlarının üstünde bir yandan anlattıklarını dinleyip, diğer yanda sert Atlantik rüzgarının şapkamı ve eteğimi uçurmaması için çaba sarfediyorken ben... Burada geçirdiğim ilk gün olduğu için kuru ve rüzgarlı havadan bahsettiğini sandım o an. Dönerken ne demek istediğini daha iyi anladım. Essaouira’nın hoşgörülü, tasasız, rahat ruhu imiş insanlara nefes aldıran. Marakeş havaalanına beni geri götürecek araca binmeden bu ferah havayı son kez içime çektim, “Bir sonraki sefer görüşmek üzere” dedim, "Haydi yallah!"   

 

Nasıl Gidilir?

Marakeş havaalanından 2 saat 40 dakika, Kazablanka havaalanından ise 4 saat uzaklıkta. Türk Hava Yolları her iki alana günlük direkt uçuşlar düzenliyor. Essaouira’da da havalimanı bulunuyor, ancak sadece birkaç Avrupa şehrinden direkt uçuş var. Marakeş seyahatinin başına veya sonuna eklenecek birkaç gün ya da uzun bir hafta sonu kaçamağı için ideal bir destinasyon.

 

Nerede Kalmalı?

L’Heure Bleue, eski şehir surlarının hemen girişinde yemyeşil avlusunda palmiyelerin yükseldiği şık bir riad. İlk olarak 18. yüzyılda kayyumun rezidansı olarak inşa edilen, daha sonra yetimhaneye dönüştürülen bu tarihi yapı 2004’ten beri otel olarak hizmet veriyor. Otelin ilgi çekici hikayesinin detaylarını, her misa rle bizzat ilgilenen genel müdür Eric Molle’den de dinleyebilirsiniz. L’Heure Bleue, Relais & Chateaux üyesi. Terasından eski şehir (Medina) ve Atlantik okyanusu manzarasına karşı gün batımını muhakkak izleyin. Salon Anglais’de geleneksel Fas mezelerinden oluşan yaratıcı ve leziz kemia’ları muhakkak tadın. Otelde bir de Fas hamamı ve spa bulunuyor.

 

Ne Yapmalı?

- Medina adı verilen eski şehrin labirenti andıran dar sokaklarında kaybolun. Ummadığınız köşelerde karşınıza çıkacak kafeler, barlar ve galerilerde saatlerinizi geçirebilirsiniz.

- UNESCO Dünya Mirası listesindeki şehir surlarında, Mogador Kalesi’nde ve limanda sabahın erken saatlerinde yürüyün.

- Sidi Mohammed ben Abdallah ve Bayt Al Dakira müzelerini görün.

- Argan kooperati erini ziyaret edin.

- Şarap bağlarında özel tadımlara katılın.

- Sidi Kaouki plajında dalga veya uçurtma sörfü yapın.

 

Ne Almalı?

- Mazı ağacından yapılmış tepsiler, kutular.

- Berber kilimleri (Her ne kadar Türkiye bir halı cenneti olsa da buradaki desen, renk ve yatlar çok cazip).

- Argan yağı ve Berber nutellası adı verilen bal, badem ve argan yağından yapılma sos.

- Hasır örme terlikler.

ETİKETLER: SEYAHAT , SEDA DOMANİÇ , FAS