14 Ocak 2015

John Galliano: Dönüş

YAZI: SUZY MENKES

Detaylara özellikle dikkat edilmiş; bol miktarda kırmızı ve süsleme, sade terzilikle bir araya getirilmiş -- John Galliano podyumlara geri döndü. 
 
Anti-semitik söylemlerinden dolayı gözden düşürülen bu dahi tasarımcı, Maison Margiela defilesinin sonunda mankenlerin hepsi "Hey, Big Spender" şarkısında sahneye çıkınca kopan büyük alkış sırasında bir iki saniyeliğine sahneye adım atıyor. "Hey, Big Spender" şarkısı da sezonun ilk couture defilesine biraz ironi katmış.  
 
Tasarımcının arkadaşları, hayranları ve arkadaşları affetmeye hazırdılar. Galliano'nun bütünüyle mükemmel ve orijinal işlerine alkış tutanlar arasında, "O kırmızı elbise tüylerimi diken diken etti." diyen Kate Moss; tasarımcıya bir kutu içinde boyalar ve kalemler gönderen Lanvin'den Alber Elbaz; ve bir devin dişine benzeyen kalın topuklu ayakkabıların tedarikçisi olmadığı çok belli olan Manolo Blahnik vardı. 
 
Modellerin belinden sarkan üç boyutlu gözlerde veya göğüs kısmından bir kraliçenin çeyiz sandığından taşan kumaş parçaları gibi gözüken kumaşlarda çok yeni ve hayvansı bir şeyler vardı. O kraliçeli kıyafete bir taç ve iskelet dişleri eşlik ediyordu. 
 
 
Ancak bu garipliklerin ve sarkan kumaş parçalarının yanısıra , ki büyük ihtimalle bunun kaynağı Martin Margiela'nın yeniden yap ve onar felsefesi,  defileye bir şekilde tatlı bir asalet hakimdi. Kıvrımları belli eden ve sırt kısmında dekolte bulunan sade kırmızı kadife bir elbise herkesin iç çekmesine ve bayılmasına sebep olurken, Net-a-porter'dan Natalie Massenet bunu ilk dile getiren ve elbiseyi ne kadar istediğini belli eden kişiydi. 
 
 
Bir de modern ama çekici siyah pantolonlu takımlar vardı. Galliano'nun klasik tarzı olarak birçok parçada cinsel bir mesaj bulmak mümkündü, örneğin farklı bir açılı bir kesime sahip siyah bir elbisenin altında minicik bir kot şort gözüküyordu, tam da Kate Moss'un Glastonbury için giyebileceği türden. 
 
 
Bütün koleksiyonu gördüğümüzü zannettiğimiz anda, uçuşan şifonlarla ve yer yer transparanlıklar içeren asil gece kıyafetleri ortaya çıktı, Galliano'nun Dior günlerine geri dönmüştük sanki. 
 
 
Defilede Galliano'nun veya Maison Margiela'nın ağırlığının ne kadar ortaya konduğu üzerineyse her ikisinin de varlıklarının hissedildiğini söyleyebilirim. 
 
Maison Margiela, Marni ve Viktor&Rolf'ün çatısı altında bulunduğu güzel isimli şirketi "Only The Brave"in başındaki isim Renzo Rosso "Hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim, her kıyafet farklı bir hikaye anlatıyor. 6 aydır bunun üzerine çalışıyoruz, hepsi için çok fazla zaman harcandı." diyor.  
 
Hem Galliano'nun hem de Margiela'nın ihtişamlı günlerine tanıklık etmiş bizler için, anılarımız, Londra'daki ultra-modern camdan binada düzenlenen defileye şüpheyle yaklaşmamız gibi bir tehdit oluşturuyordu. 
 
Margiela'yla ilgili ilk anılarımı Paris dışındaki boş bir araziyle hatırlıyorum, meraklı Kuzey Afrikalı çocuklar kıyafetleri izlemek için orada toplanmışlardı, hepsi de plastik kuru temizleme kılıflarının içinde sunulmuştu. 
 
Galliano'ya dair ilk anılarım ise "Les Incroyables" ile başlıyor. Galliano'nun 1984'te Saint Martin bu mezuniyet defilesi, çılgın ve şahane bir delilik sergileyen elbiselerle doluydu ve Browns mağazasında derhal yerini buldu.  
 
Belçikalı, ciddi, aşırılık ve gösterişin bir antitezi olan Martin Margiela, zenginliğin ve abartının tavan yaptığı 80'lerde geri dönüşümden bahseden ilk tasarımcıydı. Hatta, defilelerinden biri kapalı bir bit pazarında gerçekleştirilmişti ve defilede sunulan takımların babasından veya büyükbabasından kalan tüvitten yapıldığını söylemişti.  
 
İspanyol kökenli Galliano, Dior'a meteliksiz olmakla ilgili yeni bir fikirle gelmişti, bu fikri Seine'nin kenarlarındaki berduşları ve evsiz insanları gözlemleyerek edinmişti. Ünlü usta el işçilerinin eskimiş ve tahrip edilmiş kıyafetler yapmak için çalıştırılmaları Paris moda çevrelerinde öfkeyle karşılanmıştı. 
 
John'un kendisinin de bir meteliksiz olduğu ve hiçlikten sihir üretebildiği zamanları hatırlayanlar, 21 yıl önce Portekizli sosyetik sanatsever Sao Schlumberger'in Galliano'ya boş malikanesini ödünç verdiği zamanı düşünün. John, o zamanlarki Amanda Harlech'le beraber, sönmüş hayalleri sembolize eden kırılmış şamdanların yerleri kapladığı masalsı bir defile düzenlemişti. 
 
1995 yılında, şimdi 20 yıl oluyor, Galliano Givenchy'de kreatif direktördü ve daha sonra abartılı sihrini Dior'a taşıdı. Tasarımcının her defile sonunda abartılı ve kibirli kıyafetlerle sahneye çıkıp izleyiciye selam vermesi, bir catwalk seremonisi beklenen bir şeye dönüşmüştü. 
 
Bu sırada Martin Margiela ise defilelerinde başına şapkasını geçirmiş bir şekilde görünmez ve sessiz kalmayı tercih ederdi. Ancak utanarak söylemeliyim ki bir keresinde beni onun sözlerini yanlış alıntıladığımla ilgili uyarmıştı. Defileleri zeka dolu, yaratıcı, parlak fikirlerle dolu, tıpkı o siyah beyaz ikili defile gibi, farklı iki mekanda yapılan defilelerden biri karanlıkta diğeri de mu ışığında yapılmıştı.  
Margiela'nın yeteneği asla sönmedi, sadece şirketi Renzo Rosso alınca vazgeçti, çünkü söyleyecek başka bir şeyi kalmadığını hissetmişti.  
 
Galliano'nun da söyleyecek yeni bir şeyi kalmamış olabilir. Ancak Londra'da gösterdiği şey güzelliğin, düşük düzeyde kışkırtmanın ve seneler içinde öğrendiği yeteneklerin bir karışımıydı. 
 
Modanın doruğa ulaştığı noktaların azaldığı ve vasat bir normalliğin gittikçe yaygınlaştığı bir zamanda, Galliano'nun dönüşü, sıradışının görkemini seven herkes tarafından mutlulukla karşılanmalı.
 
Çeviri: Kardelen Berfin Kobyaoğlu

ETİKETLER: SUZY MENKES , JOHN GALLİANO , MAİSON MARTİN MARGİELA , MODA , GALLİANO , MAİSON MARGİELA , DİOR , DEFİLE