Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Beyaz tişört, moda tarihinin küçük ama güçlü bir özeti gibi çalışıyor. Askeri bir içlik olarak başlayan, Hollywood sayesinde erotik bir ikon haline gelen, punk tarafından parçalanan ve sonunda yüksek moda tarafından yeniden kutsanan bir giysi.
Birkaç yıl sonra, 2026 İlkbahar/Yaz sezonunu muhtemelen büyük bir “reset anı” olarak hatırlayacağız. Tam 21 yeni tasarımcının aynı anda sahneye çıktığı, modanın neredeyse kolektif bir yeniden başlatma düğmesine bastığı bir sezon… Daha yakından bakıldığında sezonun yalnızca isimlerden ibaret olmadığını; yeni siluetler, farklı tavırlar ve tanıdık gardırop parçalarına getirilen beklenmedik yorumlarla şekillenen bir dönem olduğunu göreceğiz. Listenin üst sıralarında, Jonathan Anderson’ın Dior için sunduğu mini jean etekler; Michael Rider’ın Celine’de yeniden canlandırdığı burjuva zarafeti ve Matthieu Blazy’nin Chanel için önerdiği yeni yön var. Ancak hafızaya kazınan anlardan biri şüphesiz Chanel defilesinin finali. Podyuma çıkan yeni nesil süpermodel Awar Odhiang, omuzları düşen bol kesimli fildişi tonlarında ipek bir tişört ve hacimli, renkli tüylerle kaplı bir etekle yürürken Pedro Pascal ve Nicole Kidman’dan Sofia Coppola’ya tüm konukları ayağa kaldırdı. Adımlarıyla birlikte dalgalanan tüyler podyumda neredeyse performatif bir enerji yarattı. Blazy de Odhiang da o ânı moda hafızasında yer tutacak bir finale dönüştürdüklerini biliyordu.

Fotoğraf: Getty Images
Beyaz tişörtle tamamlanan 2026 İlkbahar/Yaz Chanel look’u ne modaevinin tarihinde bir ilkti ne de sezonun geneline bakıldığında tekil bir yaklaşımdı. Karl Lagerfeld, 1991 yılında modellerini renkli tüvit ceketlerin altına sade beyaz tişörtler giydirerek podyuma göndermişti. O günden beri gardırobun en temel parçalarından biri olan tişört, alışıldık sportif karakterinden uzaklaşıp giderek daha akışkan, daha feminen bir forma evrildi ve tasarımcıların tekrar tekrar yorumladığı kilit bir parçaya dönüştü. Bu sezon New York Moda Haftası’nın resmi takviminde ilk kez yer alan Lii ve kurucusu Zane Li, 1990’ların spor giyimini Calvin Klein ve Helmut Lang estetiğine ince bir selamla yeniden yorumladı. Şov sonrasında “Başlangıç noktam her gün giydiğim türden bir erkek tişörtüydü” diyordu tasarımcı. Ancak onun yaklaşımında tişört sıradan bir pamuk üst olmaktan çıkıp neredeyse mimari bir nesne gibi ele alınmış, kesimi ve oranlarıyla yapılandırılmıştı.

Chanel 2026 İlkbahar/Yaz Fotoğraf: Getty Images
Bu kadar çok yeni tasarımcının ilk koleksiyonlarıyla sahneye çıktığı bir sezonda, her birinin temiz bir sayfa açma isteği anlaşılır bir refleks. Ve bunu beyazdan daha iyi hangi renk karşılayabilir? Matthieu Blazy’nin geçmişte Bottega Veneta için hazırladığı ilk defilede de aynı başlangıç hissi vardı: Beyaz bir atlet ve (deriden yapılmış olsa bile) jean. Moda gerçekten de temellere dönerek ilerliyor; yeni fikirleri, herkesin tanıdığı o en basit parçaların üzerine inşa ediyor. Bu anlamda beyaz tişört, 1970’lerde Londra’da Susie Faux’nun Wardrobe adlı butiğinde ortaya attığı “kapsül gardırop” fikrinin de neredeyse ideal örneği sayılabilir: Sürekli, işlevsel ve zamansız. Jane Birkin, sepet çantası ve jean’iyle 1970’lerin Fransız cool’unu tanımlarken, Marlon Brando İhtirasTramvayı filminde aynı parçaya maskülen, erotik ve asi bir aura kazandırarak neredeyse kültürel bir sembole dönüştürdü. 1990’larda Helmut Lang’in radikal sadeliği beyaz tişörtü sıradan bir basic olmaktan çıkarıp modanın merkezine yerleştirdi. Böylesine basit bir parçanın, onu giyen kişiyle birlikte sürekli yeni anlamlar kazanabilmesi moda tarihinde oldukça nadir bir durumdur.

Fotoğraf: Backgrid USA
Bugün dünyanın en demokratik kıyafetlerinden biri olarak kabul edilen bu sade pamuk form, aslında askeri disiplin ve endüstriyel pratikliğin bir yan ürünü olarak doğdu. Modern tişörtün hikayesi Amerikan donanmasının 1913 yılında beyaz pamuk içlikleri standart üniforma parçası olarak dağıtmaya başlamasına kadar uzanıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından eve dönen askerlerin bu rahat pamuk üstleri günlük hayatta da giymeye devam etmesi, tişörtü yavaş yavaş sivil hayata taşıdı. 1960’larda New York’taki Jax butiklerinin çalışanı Sally Hanson’ın St. Tropez’de bir sokak satıcısından satın aldığı dar kesim pamuk tişörtleri Amerika’ya getirmesiyle bu sade parça bir anda Riviera’nın hafifliğini taşıyan bir stil objesine dönüştü. Kısa sürede on binlerce adet satıldı hatta söylentilere göre bu tişörtten Jackie Kennedy Onassis’in gardırobunda 50’ye yakın, Audrey Hepburn’ünkinde ise neredeyse bir düzine vardı. Beyaz tişört 1970’lerin sonundaki punk hareketinde kesildi, yırtıldı, iğnelerle tutturuldu ve doğrudan bir protesto aracı haline geldi. 1980’lerin başında Rei Kawakubo’nun Comme des Garçons için hazırladığı, bilinçli olarak delik açılmış ve parçalanmış tişörtler punk’ın anarşist ruhunu podyuma taşıdı. Yıllar sonra Maria Grazia Chiuri’nin Dior için tasarladığı “We Should All Be Feminists” sloganlı tişörtler, 2010’ların modasında politik bir tavır sergiledi.
Oysa 1930’larda erkeklerin gömleklerinin altında giydiği ve adını basit “T” formundan alan bu “iç giyimin” bir gün böylesine çok katmanlı bir statü kazanacağını kimse hayal etmiyordu. Chanel ve Lii’nin ötesinde, bu sezon Fendi, Dior, Celine ve Balenciaga koleksiyonlarında karşımıza çıkan farklı renk ve tonlardaki tişörtler yüksek modanın birkaç on yıl önce başlattığı geleneğin devamı. Tişörtler, Hubert de Givenchy tarafından Maison’un tasarımları arasına dahil edilmiş; ardından Chloé’den Calvin Klein’a uzanan geniş bir moda yelpazesinde farklı stillerle yeniden yorumlanmıştı.
Bugünlerde Proenza Schouler’daki ilk koleksiyonuyla yeniden radarımıza giren, ancak bir süredir kendi markası Diotima ile moda çevrelerinin favorileri arasına yerleşen Rachel Scott, tişört fikrini farklı bir kültürel katmanla yorumladı. İlk bakışta minimal görünen gri tonlu bir tişört, tasarımcının anavatanı Jamaika’ya özgü bir el işçiliği tekniğiyle zenginleştirildi; sade form, detaylardaki zanaatkarlıkla harmanlandı. Aynı soruyu Miuccia Prada ve Raf Simons da sordu: Gündelik bir parça olan tişört, couture’a ne kadar yaklaşabilir? Prada podyumunda görülen altın tonlu parlak saten tişört-elbise, geniş omuzları ve düz siluetiyle neredeyse sportif bir referansa sahipti; ancak yakayı çevreleyen yoğun boncuk işlemeleri, bu sade formu bir anda daha teatral hatta sahneye yakın bir alana taşıdı.



