Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Stratejist, eğitmen ve yazar Hande Aydın ile yapay zeka çağına nasıl uyum sağlayabileceğimiz üzerine yazdığı “Yeni Dünyalı Olmak” kitabı vesilesiyle konuştuk.
İnsansı robotlar, otonom araçlar, dron savaşları, çip tedarik krizi... Dopamin, post-truth, brain rot, click bait ve rage bait, infobezite, promt... Teknoloji, 2000’lerin başından beri hız kesmeden ilerliyor ve hayatımızı her an dönüştürüyor. Geçmişte çağlara yayılan teknolojik gelişmeleri birkaç on yıllık zaman diliminde yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. Peki tüm bu gelişmelerin neresinde duruyoruz? Savruluyor muyuz yoksa dönüşüyor muyuz? Bu dönüşüm; odak süremizin tek haneli saniyelere düşmesi gibi olumsuz bir dönüşüm mü, yoksa iş yapış şekillerimizin hiç olmadığı kadar pratik hâle gelmesi gibi olumlu bir dönüşüm mü?
Teknoloji, pazarlama, kültür ve insan davranışları üzerine düşünen, yazan ve üreten Hande Aydın’ın Yeni Dünyalı Olmak kitabı yaşadığımız Dijital Çağ’ı anlamak için bir başucu kitabı niteliğinde. Aydın, savrulmanın önüne geçmek ve internet, teknoloji ve veri odaklı yaşama nasıl uyumlanabileceğimiz üstüne yazdığı kitabında “Yeni dünyanın seni nasıl şekillendirdiğini fark ettiğinde geleceğini kendin yazabilirsin” diyor.
Hande Aydın ile kitabı vesilesiyle multitasking balonundan yapay zeka çağında hangi insani becerilerin daha değerli olduğuna, sosyal medyada sürekli karşı karşıya kaldığımız dezenformasyonla nasıl başa çıkabileceğimizden 2026 yılında dijital dünyayı şekillendirecek en kritik trendlere kadar -kendinize kesinlikle notlar alacağınız- pek çok konuyu masaya yatırdık.

Hande Aydın
Ben de güncel bir veriyle başlayayım o zaman sorunun cevabına. We Are Social 2026 raporuna göre dünya genelinde haftalık sosyal medya kullanım süresi 18 saat 36 dakika. Türkiye’de ise bu süre 25 saat 4 dakika. Yani neredeyse haftanın bir gününü sosyal medya platformlarında geçiriyoruz. Peki nasıl oldu da bu noktaya geldik? Bunun farklı perspektiflerden pek çok nedeni var ama birkaç önemli mekanizmadan bahsedebiliriz. İlki, bu platformların artık gerçekten “sosyal” olmaması. Bize sosyalleşme ve bağlantıda kalma vaadiyle sunulan bu platformlar bugün veri ve dikkat ekonomisinin en önemli aktörleri.
İkinci mesele ise algoritmalar. Bir zamanlar sadece takip ettiklerimizin içeriklerini gördüğümüz bir dönem vardı. Bugün ise sık sık “Bu içerik benim karşıma neden çıktı?” dediğimiz bir akışın içindeyiz. Çünkü sosyal medya akışları artık kronolojik değil; ilgi alanlarımız, izleme sürelerimiz, yaptığımız aramalar ve etkileşimlerimizden oluşan dijital ayak izlerimiz üzerinden, algoritmalar tarafından şekillendiriliyor. Yani aslında gördüğümüz şey dünyanın tamamı değil, algoritmanın bizim için seçtiği küçük bir kesit. Bu kesitin içinde zamanla benzer fikirler, benzer insanlar ve benzer içeriklerle çevrili küçük bir dijital dünya oluşuyor. Bu durum da bizi doğrudan veri ekonomisine götürüyor. Platformların gelir modeli reklam üzerine kurulu olduğu için temel amaç kullanıcıyı platformda mümkün olduğunca uzun süre tutmak. Algoritmalar da bu hedef doğrultusunda çalışıyor.
Son olarak bir de işin biyolojik tarafı var. İnsan beyni ödül beklentisiyle çalışan bir sistem. Her kaydırma hareketi küçük bir “belki” duygusu yaratıyor: Belki ilginç bir video, belki bir mesaj, belki bir beğeni... Bu değişken ödül sistemi, kumar makinelerinde kullanılan mekanizmaya oldukça benzer çalışıyor. Bu yüzden sadece birkaç dakika bakmak için açtığımız bir uygulamada fark etmeden yarım saat geçirebiliyoruz.
Ben bazen bunu şöyle özetliyorum: Bugün sosyal medya platformları yalnızca içerik göstermiyor; dikkatimizi yöneten, davranışlarımızı öğrenen ve bizi ekranda tutmak üzere tasarlanmış sistemler olarak çalışıyor. Önüne geçmek için elimizdeki en güçlü silah farkındalık! Konuyu sadece ekran süresini azaltma ya da detoks yapmaya indirgemeden önce bu sistemlerin nasıl çalıştığını anlamamız gerekiyor. Çünkü bence yeni dünya insanının elindeki en güçlü silah “farkındalık”.
Bu tür davalar devam edecektir. 3 milyon dolar yüksek bir rakam gibi gözükmesin, çünkü sadece Meta’nın 2025 geliri 200 milyar dolar. Burada gerçekten bir değişim için yeterli bir meblağ olduğunu düşünmüyorum. Daha öncesinde, Cambridge Analytica skandalında Amerika ve İngiltere’nin, dolaylı olarak da dünyanın gidişatı değişti. Bu değişimin de Meta tarafında bedeli oldukça cüzi bir rakamdı. Teknoloji milyarderlerinin pek çoğu amansız bir savaş içerisinde ve hem yabancılar hem de kural koyucular etik, regülasyon gibi kavramla konusunda maalesef oldukça geç kalıyor.

Aslında tam da biraz önce altını çizmeye çalıştığım farkındalık noktasından doğdu bu kitap. Yıllardır teknoloji, pazarlama, kültür ve insan davranışı üzerine kurumsal eğitimler veriyor, farklı mecralarda içerikler üretiyorum. Anlattığım konular karşısında insanlardan aldığım en yaygın reaksiyon ise çoğu zaman şaşkınlık ve kaygı oluyor. Bir de tabii ki içinden geçtiğimiz “yapay zeka çağı” var. Henüz çok başında olmamıza rağmen çok hızlı ve köklü bir değişimin içindeyiz. Herkesin kafası biraz karışık. Sosyal medyada gördüğümüz içerikler, önyargılar ve eksik ya da yanlış bilgiler de bu kaygıyı daha da büyütebiliyor.
Ben de bu karmaşanın içinde biraz daha geniş bir perspektif sunmak istedim. Son 20 yılda teknolojiyle birlikte nelerin değiştiğini, neden–sonuç ilişkilerini, algoritmaların ve veri ekonomisinin kimlikten mental sağlığa kadar pek çok kültürel davranışı nasıl dönüştürdüğünü anlatmak istedim. Yapay zekanın ne olduğunu, bu yeni döneme nasıl doğru uyumlanabileceğimizi; farklı gelecek senaryoları, teknoloji şirketlerinin vizyonları ve fütüristlerin ütopya–distopya tartışmaları üzerinden ele almak istedim. Bu yüzden Yeni Dünyalı Olmak aslında bir teknoloji ya da iş dünyası kitabından çok bir farkındalık ve güncellenme rehberi. Amacım insanlara kesin cevaplar ya da hazır reçeteler sunmak değil; bu dönüşümü anlamalarına ve kendi yol haritalarını oluşturmalarına eşlik etmekti. Kitabın arka kapak yazısında da söylediğim gibi: “Yeni dünyanın seni nasıl şekillendirdiğini fark ettiğinde, geleceğini kendin yazabilirsin.”
Yıllardır benim de kaygım aslında buydu. Her gün bu kadar çok gelişmenin yaşandığı bir alanda güncelliğini koruyabilecek bir kitap nasıl yazılır? Bu nedenle tek tek platformları ya da araçları anlatmak yerine bu teknolojilerin arkasındaki temel mekanizmaları anlatmayı tercih ettim. Neden–sonuç ilişkilerine, insan davranışı üzerindeki etkilerine ve gündelik hayatta yarattıkları değişimlere odaklandım.
Çünkü bugün konuştuğumuz platformlar ya da araçlar birkaç yıl sonra değişebilir. Ama algoritmaların çalışma mantığı, veri ekonomisi ya da insan psikolojisi, anlam ya da tatmin arayışı çok daha kalıcı dinamikler. Kitabı kurgularken de bu nedenle “bugünü anlatan” değil, yarına da taşınabilecek “bugünü anlamayı sağlayan” bir çerçeve ve anlatı kurmaya çalıştım.
Yani yarın yeni bir sosyal medya platformu ortaya çıksa ya da yeni bir yapay zeka aracı hayatımıza girse bile (ya da OpenAI kurucularından Sam Altman gibi biri ya da Elon Musk zihni sinir bir fikirle gelse de) okuyucunun bunu analiz edebilecek bir perspektife sahip olmasını istedim. Amacım hazır cevaplar vermekten çok, bu dönüşümü okuyabilecek doğru bilgi ve bağlama dayalı bir düşünme çerçevesi sunmaktı.
Bu yüzden kitapta yalnızca teknoloji yok. Nöroplastisite, dopamin, davranışsal ekonomi, kimlik ve performans kültürü gibi başlıklar da var. Çünkü bugün yaşadığımız dönüşüm yalnızca teknolojik değil; aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir dönüşüm. Kitabı da bu yüzden hem herkes için anlaşılabilir hem de zamana dayanabilecek bir yapı içinde kurgulamaya çalıştım.
Teknolojiyle birlikte insan ve kültürde yaşanan dönüşümü ele aldığım için yazım sürecinde farklı disiplinlerden pek çok okuma yaptım. Bu süreçte tanıma fırsatı bulduğum filozoflardan biri olan Byung Chul Han beni özellikle çok etkiledi; kitapta da kendisine yer verdim.
Tüm bu gelişmeleri yakından takip eden biri olarak özellikle olası distopya senaryolarını yazarken benim de zaman zaman kaygımın arttığı oldu. Tekno-feodallerin mevcut çalışma alanları ve gelecek vizyonlarını okurken ufak sinir krizleri yaşadığımı da söyleyebilirim.
Şöyle özetleyeyim: 2022 yazında Elon Musk, Mark Zuckerberg’ü kafes dövüşüne davet etmişti. Birinin X üzerinden algılarımızı, diğerinin Meta Platforms üzerinden karar mekanizmalarımızı etkilediği bir dünyada bu iki kişinin bazen iki ergen gibi davranması insanı biraz sinirlendiriyor. İşte tam da bu yüzden farkındalıkla ilerlemek bize düşüyor. Hatta kitapta bazı bölümlerde okuyuculara küçük bir mola vermelerini, yürüyüşe çıkmalarını önerdiğim yerler bile var.
Belki buna içgörü demek doğru olmayabilir ama beni hâlâ şaşırtan bir başka konu da şu: Yıllardır bu dönüşümü anlatan ve yazan biri olmama rağmen özellikle kimlik ve performans kültürüyle ilgili tetikleyicilerden zaman zaman etkilenebiliyorum. Farkındalıkla tetiklenmek ilginç bir his. Ama en azından etkisi kısa sürüyor; tabiri caizse sabun köpüğü gibi gelip geçiyor.

Fotoğraf: Getty Images
Tanımı gereği! Yapılan araştırmalar gösteriyor ki beyin aynı anda iki görevi işleyemiyor. Aynı anda birden çok işi yapabilmek değil, iki iş arasında hızlıca geçiş yapabilme yetkinliği aslında, multitasking. Bu çok övülen yetkinlik çoğunlukla verimsizlik, artan hata payı ve zihinsel yorgunluk demek yani özetle bu bir performans illüzyonu.
Bir mühendis olarak veriye bayılırım ama sadece rakama, ölçümlenmeye ve KPI’lara sıkıştırılan performans kültürünü doğru bulmuyorum. Sadece işte değil; her alanda yaşadığımız yetersizlik, yetişememe hâli ya da sıkışmışlık da bu performans kültürü ile oldukça yakından ilişkili.
Yeni dünyanın en kritik kaslarından biri bağlamsal zeka. Yani bilgiyi, olayları ve kararları içinde bulunulan bağlamla birlikte değerlendirebilme yetisi. Özetle “reading the room” diyebileceğimiz; aynı meseleye masanın dört bir yanından bakabilme ve farklı perspektifleri bir arada değerlendirebilme yetkinliği.
Bir diğer önemli beceri ise eleştirel düşünce. Şüphe duyabilmek, sorgulamak ve “Neden?” sorusunu daha sık sorabilmek. Yapay zeka çağında bilgiye ulaşmak zor değil; asıl mesele hangi bilginin doğru, hangi bilginin anlamlı olduğunu ayırt edebilmek.
İş hayatında özellikle altını çizmem gereken bir başka yetkinlik de hızlı uyumlanabilme ve adaptasyon. Çünkü içinde bulunduğumuz dönemde değişim artık yıllar içinde değil, aylar hatta bazen haftalar içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle büyük ve tek bir uzmanlıktan ziyade, farklı alanlarda gelişebilen mikro-yetkinlikler ve bu mikro-yetkinlikleri kısa sürede edinebilmek giderek daha değerli hâle geliyor.
Bence burada en kritik konulardan biri yine farkındalık. Şunu kabul etmek gerekiyor: Bugün elimizdeki teknolojilerle ses, görüntü, mimik, vurgu hatta aksan bile kopyalanıp yeniden üretilebiliyor. Yani artık gördüğümüz ya da duyduğumuz her şeyin gerçek olma ihtimali kadar üretilmiş olma ihtimali de var.
Bir diğer başa çıkma yöntemi ise kimyanın temel kurallarına atıfla, NŞA yani “Normal Şartlar Altında” düşünmek. “Bu olay hayatın normal akışında gerçekten olabilir mi?” sorusu 'yeni dünyalılar'ın zihninin bir köşesinde sürekli durmalı. Gündem olan konularda, hem deepfake videoların hem de farklı zamanlarda, bambaşka konular için üretilmiş içeriklerin yeniden servis edildiğini gördük. Bu durum aslında bir infobezite örneği. O kadar çok bilgiyle karşılaşıyoruz ki doğruyla yanlışı ayırmak zorlaşıyor. Üstelik korku ya da şaşkınlık gibi güçlü duygular devreye girdiğinde insanlar içeriği hemen paylaşma eğilimine giriyor. Bu da algoritmaların o içeriği daha fazla kişiye göstermesine neden oluyor. Kamçatka’daki kar fırtınası görüntülerinde ya da yazın uçağa binmeye çalışan kanguru videosunda da benzer bir durum yaşandı. Hatta bazı haber kanallarının bile bu içerikleri gerçekmiş gibi yayınladığını gördük. Bu da aslında gerçeklik algımızın nasıl değiştiğini gösteren önemli bir işaret.
Böyle durumlarda yapılabilecek en basit şeylerden biri hız refleksimizi biraz yavaşlatmak. İçeriğin kaynağını kontrol etmek, yorumlara bakmak, farklı kaynaklarda doğrulanıp doğrulanmadığını araştırmak önemli. En önemlisi de gördüğümüz her şeyi hemen paylaşarak algoritmaya bir “odun” daha atmamak. Çünkü yeni dünyada dezenformasyonun en büyük yakıtı hız.
Ben buna biraz da “hakikat okuryazarlığı” diyorum. Yeni dünyada okuma-yazma bilmek kadar gördüğümüz bilginin gerçek olup olmadığını değerlendirebilme becerisi de önemli hâle geliyor. Çünkü bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay ama doğru bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar zor. Bu yüzden bir içeriği paylaşmadan önce bir saniye durup düşünmek, algoritmaya yakıt verip vermemek anlamına geliyor. “Bunca zorlukla uğraşırken bir de bununla mı uğraşacağız” diye düşünebilir okurlarımız, ama maalesef sorumluluk büyük ölçüde bize kalıyor. Dijital vatandaşlık dediğimiz şey de aslında tam olarak bu: Dijital dünyada da gerçek hayattaki gibi sorumlu, bilinçli ve etik davranabilmek.
Bir önceki sorunun yanıtında bahsettiğim gibi hız kesmek ve biraz beklemek önemli. İçimizden gelen “ben gördüm, herkes görmeli” refleksine hemen teslim olmamak gerekiyor. Buna ek olarak klasik 5N1K sorularına bir K daha eklemek faydalı olabilir: “Kimden?” Yani bu içeriği kim paylaşmış, bu hesap güvenilir mi, daha önce doğru bilgi paylaşmış mı? Bunları sorgulamak artık yeni dünyalıların sorumluluklarından biri.
Bir diğer önemli nokta da yanlış bilginin yayılmasına katkıda bulunduysak doğrusunu da paylaşma sorumluluğunu almak. Çünkü dijital ortamda bir içerik çok hızlı yayılıyor ama düzeltmesi çoğu zaman aynı hızda olmuyor.
Son olarak dijitalle birlikte biraz geri planda kalan bir kavramı da hatırlamak gerekiyor: Etik. Uygunsuz ya da zararlı bir içeriği paylaşmamak, gerektiğinde şikayet etmek ya da yanlış olduğunu bildiğimiz bir bilgiyi yaymamak da dijital vatandaşlığın bir parçası. Çünkü yeni dünyada sadece teknoloji değil, sorumluluklarımız da büyüyor.
Burada özellikle üç kelimenin altını çizmek isterim: Dikkat, güven ve “sohbete dayalı alışveriş”. Öncelikle dikkat. Dikkat ekonomisi ve mevcut algoritmalar ışığında markaların hedef kitleyi ve anlatı biçimlerini yeniden ele alması gerekiyor. İlgi alanlarına göre şekillenen akışlarda, insanların odaklı kalma sürelerinin üç saniyenin altına indiği bir dönemde, eski iletişim yöntemleri artık çalışmıyor. Bu nedenle davranışsal fragmentasyon gibi yaklaşımlarla hedef kitleyi daha iyi anlamak, yapay zekayı doğru konumlandırarak relatable ve relevant içerik stratejileri kurmak önemli. Tabii insanların sosyal medya kullanımındaki temel motivasyonlarından birinin eğlenmek olduğunu da unutmamak gerekiyor.
İkinci önemli konu, güven. Hem dezenformasyonun artması hem dünyadaki belirsizlikler hem de yapay zekanın yarattığı hızlı değişim güven duygusunu daha da kritik hâle getiriyor. Bu nedenle güven yaratan ve güvenilir marka olmak bugünün ve geleceğin en önemli rekabet alanlarından biri. Ama bu sadece sosyal medya iletişimiyle sınırlı bir mesele değil. Markanın algısından ürününe, fiyatlandırmasından müşteri deneyimine ve satış sonrası desteğe kadar uçtan uca inşa edilmesi gereken bir konu.
Üçüncü başlık ise değişen satın alma yolculuğu. Yapay zeka ajanları ve alışveriş botlarıyla birlikte yeni bir modelin yükseldiğini görüyoruz: Sohbete dayalı alışveriş. Instagram’ın başlattığı keşif ticareti giderek bu modele evrilecek ve satın alma yolculuğu yeniden şekillenecek. Bu nedenle markaların buna şimdiden hazırlık yapması gerekiyor. Sadece GEO (Generative Engine Optimization) değil; yapay zeka destekli keşif ve öneri sistemlerini de düşünmek gerekiyor. Çünkü atalarımıza kıyasla hiç olmadığı kadar çok seçeneğe sahibiz ama aynı zamanda ciddi bir karar yorgunluğu yaşıyoruz. Bıraktığımız dijital izlerle daha öngörülebilir hâle geldiğimiz ya da taleplerimizi doğrudan ifade ettiğimiz ve yapay zekanın bizim için seçim yaptığı bir döneme kısacası “benim için seç” dönemine hazırlanıyoruz.
Zaman bugün pek çok kişi için neredeyse para kadar değerli bir birim. Bu yüzden zaman kazanmak yeni lükslerden biri hâline geliyor. Karar yorgunluğu yaşadığımız, seçeneklerin hiç olmadığı kadar arttığı bir dünyada bizim yerimize filtreleyen, öneren ve karar süreçlerini hızlandıran sistemlerle tanışacağız. Bu nedenle yapay zeka çağında lüks biraz da “'benim adıma seç' diyebilme konforu" anlamına gelmeye başlıyor. Yapay zeka asistanlarının, alışveriş botlarının ya da kişisel öneri sistemlerinin bizim yerimize seçenekleri daraltması, süreçleri hızlandırması ve karar yükünü azaltması giderek daha fazla satın alınan bir hizmet olacak gibi görünüyor. Tabii bunun beraberinde getirdiği bir risk de var: Özgür iradenin giderek azalması.
Bir diğer dönüşüm ise dikkat ve insani deneyim tarafında. Algoritmaların sürekli dikkatimizi çekmeye çalıştığı bir dünyada gerçekten odaklanabilmek, dijital gürültüden uzak kalabilmek, “gerçek” ve fiziksel deneyimler yaşayabilmek de yeni bir lüks hâline geliyor. Kısacası yapay zeka çağında lüks yalnızca pahalı ürünler değil; zaman kazanmak, hayatındaki karmaşayı azaltabilmek ve fiziksel deneyimler anlamına geliyor.
Bir sanat eseri değil bence de. Ama bundan 100 yıl sonra bir kişi bu videoyu izlediğinde insanlık tarihinin farklı bir kesitine tanıklık etmiş olacak. O yüzden mesele burada videonun sanatsal değeri değil, tarihsel değeri. Bugün bize son derece sıradan gelen bu 19 saniyelik video aslında çok büyük bir kırılma ânını temsil ediyor. Çünkü YouTube’un ve sonrasında sosyal medya platformlarının hayatımıza girmesiyle birlikte içerik üretimi, medya dünyası hatta öğrenme süreçleri kökten değişti. Artık yalnızca profesyonellerin değil, herkesin içerik üretebildiği bir döneme geçtik. Şimdi bir gramofon ya da bir daktilo neyi temsil ediyorsa; belki de bundan yıllar sonra bu video da aynı şekilde anılacak. Kimisi için eski, kimisi için analog, kimisi içinse çok değerli bir dönemin başlangıç noktası. Bu yüzden bir müze koleksiyonuna dahil edilmesini yadırgamıyorum. Çünkü müzeler sadece sanat eserlerini değil, kültürel kırılma anlarını da saklar. Ve “Me at the zoo” videosu da dijital kültürün başlangıcına bırakılmış küçük ama güçlü bir iz gibi.
Uzmanı değilim ama sanat tarihinde pek çok eserin ve sanatçının kendi zamanında değil, yıllar sonra anlaşıldığını görüyoruz. O yüzden dijital sanatın da henüz tam olarak anlaşılmadığını düşünüyorum. Çünkü teknoloji çok hızlı ilerliyor ama o teknolojinin kültürel ve sanatsal karşılığını anlamamız biraz daha zaman alıyor.
Bugün dijital sanat dediğimizde aslında geniş bir alanı konuşuyoruz. Yapay zekaya bir prompt yazıp ortaya bir görsel çıkarmak mı dijital sanattır yoksa dijital araçları kullanarak sanatçının kendi yaratıcılığını, fikrini ve estetik bakışını ortaya koyduğu üretimler mi? Belki de önce bu soruya bakmak gerekiyor.
Bence mesele kullanılan aracın dijital olması değil; sanatçının o araçla ne yaptığı. Fotoğraf makinesi çıktığında da benzer tartışmalar yaşanmıştı. Ama zaman içinde fotoğrafın da güçlü bir sanat formuna dönüştüğünü gördük. Yapay zeka ve dijital araçlarla üretilen işler için de benzer bir süreç yaşanacağını düşünüyorum. Dolayısıyla sınırları çok katı çizmek yerine dijital sanatın da diğer sanat formları gibi zaman içinde kendi dilini ve estetiğini oluşturacağını kabul etmek gerekiyor. Yaratıcılığın dışa vurumu ya da bir hikayeyi anlatmak için bir araç olarak görüyorum ben açıkçası.

Fotoğraf: Getty Images
Aslında beni heyecanlandıran da endişelendiren de çoğu zaman aynı teknolojiler. Çünkü teknoloji tek başına iyi ya da kötü değil; bir araç. Asıl belirleyici olan bu aracın kimin elinde ve hangi amaçla kullanıldığı. Örneğin sağlık alanında önümüzdeki 10 yılda çok büyük kırılmalar bekleniyor. Kişiselleştirilmiş tedaviler, erken teşhis teknolojileri, insan ömrünün uzaması gibi çok önemli gelişmeler konuşuluyor. Ama aynı teknolojiler, örneğin yapay zekanın kişiye özel ve anlık içerik üretimi kapasitesi, bizi fiziksel hayattan biraz daha kopararak daha pasif ve daha izole bir yaşama da itebilir. Yani aynı teknoloji hem çok umut verici hem de dikkatle yönetilmesi gereken bir alan.
Beni heyecanlandıran konuların başında uzay teknolojileri, kişiselleştirilmiş sağlık çözümleri ve özellikle gündelik hayatı dönüştürecek insansı robotlar geliyor. Bunun yanında nesnelerin interneti teknolojisiyle birlikte daha bağlantılı ve otomatik çalışan bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Önümüzde ciddi bir dönüşüm var. Bunun tam olarak ne kadar hızlı gerçekleşeceğini bugünden kestirmek kolay değil ama şunu söyleyebilirim: Önümüzdeki 5-10 yıl içinde pek çoğumuz bu teknolojik dönüşümün çok kritik kırılma anlarına yakından tanıklık edeceğiz.