25 Kasım 2014

The Sevin Okyay

Bilen bilir; Sevin Okyay’ın yumuşak karnına ulaşmak, ona telefonla ulaşmaktan daha kolay iştir. Evin telesekreterine mesaj bırakmışım, şanslı günümde olsam gerek, kısa zamanda geri dönmüş. Ne yaptığını soruyorum; bir arkadaşıyla bilgisayar başındaymışlar; arkadaşı ona blog açıyormuş. Fakat çakma bir yazılım olduğu için, ismi ve yazı başlığı arasında tire yerine virgül çıkıyormuş sayfada; ona takılmış kafası... Fıtık olmuştur; tahmin ederim... Tashihli ismini protesto etmek için İddaa oynamayı reddeden birinden söz ediyoruz neticede!

Röportaj için aradığımı söylerken, bir yandan da nasıl bir topa girdiğimi düşünüyorum. Zor... Sevin Okyay, Büyük Dekatloncu’dur çünkü: Sinema, caz, spor, edebiyat yazarlığı ayrı, öykü-deneme yazarlığı ayrı, tiyatro ve oyun yazarlığı ayrı, çevirmenliği ayrı, radyoculuğu ayrı, televizyonculuğu ayrı... Mükemmel bir kalemle, bir eliyle çeviri yaparken, öbür eliyle ansiklopedi fasikülü yazabilir ve bunu takdirden öte hayrete şayan bir şıpınişi rahatlığında, üstelik akıllara ziyan bir tevazu içinde becerir.

Bu kadar insan olmasa, ne var ne yok, diye sorulduğunda, sistemi çöküp parçalarına ayrılması gereken bir bilgisayar olduğundan bile şüphelenilebilir. Etten kemikten bir fani her konuya bu denli hakim olabilir mi?

Sevin Okyay, “Cumhuriyet kızı dedikleri, o olsa gerek” diye tanımladığı Emine Tahire ile onun doğduğu yıl İTÜ İnşaat Mühendisliği son sınıfta okumakta olan Ahmet Naim Okyay’ın birlikteliğinin mahsulü. Anneannesi, Şehzade Burhaneddin’in hareminden; saraylı... Annesinin babası Maltepe Belediye Başkanlığı, Gümrük Başmüfettişliği yapmış Cemal Bey (Çet).

Sevin Okyay’ın onca yumuşak başlı görünmesine karşın tuttu mu mıh gibi tutan inadıysa, baba tarafından aldığı Arnavut genlerine dayanıyor.

Ömrünün ilk demleri, babası tarafından kagir hale getirilen Beşiktaş’taki üç katlı, geniş bahçeli ev ile yazlık olarak kullanılan Maltepe’deki ahşap köşk arasında geçer Sevin Okyay’ın. 10 yaş küçük kardeşi Sinan doğana kadar biraz yalnız, bahçe-bostan dolanan, çağırılınca eve girmek bilmeyen, girdi mi burnunu kitaplardan kaldırmayan, en önemlisi de, komşu ziyaretlerinden, günlerden filan ziyade, kültür-sanat ve spor faaliyetlerine meraklı olup her gittiği yere çocuklarını da taşıyan annesinin yanında, sinema, tiyatro, konser, maç izleyen, mutlu bir çocuktur.

1963'te bundan tam 51 sene önce liseden mezun olurken.

10 yaşındayken, anne ve babası dostane bir şekilde ayrılırlar. Sular seller gibi Fransızca konuşan annesi, babası, Galatasaray’da okuyan kardeşi derken, Frankofonlarla dolu bir evde, onun payına İngilizce tedrisat düşer; Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne girer. Okul, zengin okuludur. Sevin Okyay, hali vakti yerinde bir ailenin evladıdır ama onlar bile bu ortamda orta halli kalıyordur. Yine de bugüne de taşıdığı çok iyi arkadaşlıklar edinir, voleybol, basketbol oynar, rahat okur. Biri Fullbright, diğeri Michigan Üniversitesi’nden Applied Psychology (Uygulamalı Psikoloji) üzerine dört yıllık olmak üzere, iki ayrı burs kazanır. Annesinin ısrarlarına rağmen, annesini özler diye gitmediğini söylerken, bir kahkaha patlatıyor: “Tanımadığın bir ailenin yanında kalıyordun; okulda değil… Öyle olunca, dört yıl gözümde büyüdü, gitmedim. Benim böyle vardır efsanevi birtakım şeylerim.”

Arnavutköy kız kolejinin merdivenlerinden en solda oturuyor.

Efsanevi derken, şaka değil… Misal, Siyasal Bilgiler’in sınavında 12 bin kişi arasında 12. olarak, ilk burslu kız öğrenci olmaya hak kazanır ama çok çalışmak gerekecektir ve canı o dalda çalışmayı çekmiyordur: Gitmez.

ODTÜ’de mühendislik okumaya yeltenir, yedek kontenjanından kabul edilir, bu kez de yedekten kabul edildiği için küsüp gitmez: “Babam; çocuğum sen matematikte biraz zorluk çekiyorsun, istersen edebiyatı seç, dedi diye lisede feni tercih etmiştim. Üç yıl boyunca geberdim sonra… Eşek gibi uzay geometrisi falan okudum. Hayatta şu anda da beni öldürsen, uzayda birbirinin içinden geçen bir küple bir küreyi gözümün önüne getirmem, hele ki çizmem söz konusu değil. Yine de ikinci tercih olarak ODTÜ’de sırf ismini beğendiğimden Jeodezi ve Fotogrametri Yüksek Mühendisliği’ni yazdım. Tabii ki yedekten alacaklar, ne olacaktı… Üstelik meğer orada da harita çiziliyormuş ki benim ilkokuldan beri bütün haritalarımı annem çizmiştir.”

Canının çekmediği şeyler arasında Hukuk Fakültesi de vardır; onu da kazanır, ona da gitmez. “Zaten ne istediğimi biliyorum, edebiyat okuyacağım” kafasında ve rahatlığındadır, ferah ferah filolojiye girer. Ki onu da çalışıp kendi parasını kazanmaya başladıktan sonra bırakır.

Yıllar sonra BBC’ye çağırdıklarında da “Ben orda kimseyi tanımam şimdi” diyerek gitmeyecektir: “Yurt dışına benim gidesim yokmuş, sonunda bunu anladım. Her şeye bir bahane bulup oturdum oturduğum yerde yani sonunda.”

Pişman mı? Hiç değil…

Bu arada, bir yandan Arnavutköy Kız Koleji’nin okul takımında yer alıp, bir yandan İstanbul Üniversitesi’nin kulübünde basketbol oynarken tanıştığı ve önce arkadaş, sonra aşık olduğu eski eşi Ünal Kutlu ile, annesinin yaşı çok genç olduğu için ettiği tüm itirazlara rağmen evlenmiştir: “Asla müsaade etmem, demişti. Bir Arnavut kızına asla, asla demeyeceksin.” 64’te, bugün NTV Yayınlarının direktörü olan kızı Elif Kutlu’yu dünyaya getirir.

Aynı yıl, ilk çevirisini de yapar. Sirkeci’de tıbbi cihazlar ithal eden bir şirkette çalışırken Arkın Yayınlarının 40 küsur kitaplık bir dizi hazırladığını öğrenir. Rekin Teksoy’la görüşüp bir çeviriyi üstlenir; payına İnsan Vücudu adlı kitap düşer. Dilinden ziyade tıbbi terimlerde zorlandığı çeviri canına okusa da altından kalkar. Ardından İnkılap Yayınları için 19. Yüzyıl İngilteresi’nde geçen bir Georgette Heyer eseri gelir. Geçmiş zaman argosuyla dolu metin, yine benim diyen çevirmenin burnundan kan getirecek türdendir ama Sevin Okyay’ın elinden kurtulmaz. Kitap daha sonradan basılmasa da Okyay, çeviriyle kavgaya tutuşmanın tadını almıştır bu kez.

Yarım asıra yakın zaman diliminde, kimilerinin ismini bile hatırlamadığı, en iyi ihtimalle yüzde 10’unu arşivlediği sayısız çeviriyle Türk yazın tarihine pırlanta değerinde katkılarda bulunur. Bir çevirmen olarak “pop star” mertebesine konumlandırılması ise malum, yedi kitaptan altısını oğlu Kutlukhan Kutlu ile birlikte çevirdiği Harry Potter serisi vesilesiyle olur.

70’lerin ortaları, Sevin Okyay’ın hayatında önemli rol oynar. 75 senesinde Selahattin Hilav’ı ziyarete gidip “Ben burada çalışacağım” diye tutturarak Politika Gazetesi’nde gazeteciliğe başlar. 76’da, ehliyetsiz bir çocuğun kullandığı otomobille cinayet gibi bir trafik kazasında annesini, birkaç ay sonra da kalp krizinden babasını kaybeder. Bu dönemde evliliği de son bulmuştur.

1980'lerin başında Dünya Gazetesi'nde.

Başta Ercan Arıklı, İsmail Cem ve Kadri Kayabal ortaklığında kurulan Politika Gazetesi, daha sonra Vedat Dalokay’ın uhdesine geçip, 77 yılında DİSK’in yayın organı haline gelir: “DİSK bize dokunmadı ama Maden-İş gelince ben artık ayrıldım; fazla sansür olmaya başlamıştı. Ben sonra Dünya’ya gittim. Politika’dayken siyasi haberler yapıyordum çok. Dünya’da biri ihbar edince, bizi içeri attılar. Sonra baktılar ki bir halt yok, serbest bıraktılar. 12 Eylül arifesi; herkesi örgütten topluyorlar ama biz örgütün harflerini bile bilmiyoruz. Herkes gibi işte… Zaten o aralar içeri almadıkları dışarda bende ne hata var ki, diye utanıyordu. Öyle eksikli hissetmeye de gerek yokmuş, hiç de hoş bir şey değil yani…”

83’te Milliyet’te çalışmaya başlar. Enis Batur, Ömer Madra ve Oruç Aruoba’dan oluşan ve eklerden sorumlu olan ekip, Avrupa Ülkeler Ansiklopedisi’ni hazırlarken, çeviri yapacak birine ihtiyaç duyulur. Turhan Ilgaz, Sevin Okyay’a haber verince Okyay, nasıl insanlarla karşılaşacağını pek bilmediği için, gri, pötikare bir döpiyes giyip hafif de makyaj yaparak görüşmeye gider:

“Enis’in de ilk bakışta gözü beni hiç tutmamış, züppe bir şey sanmış. Danimarka genel kültürüyle ilgili bir metin verdi, çok da basit bir metindi, çevirmeye başladım. Beni fazla rahat gördü herhalde; ‘Yalnız, tape etmeyeceğiz, çevireceğiz’ dedi. Enis hep o anı ‘Onu aptal yerine koyduğum için beni aptal yerine koyan bir bakışla’ diye anlatır; ‘Ben de çeviriyorum zaten’ demişim. Verdiğim metni görünce; ‘Ömer! Türkçe bilen birini bulduk!’ diye sevinmişti.”

Okyay, İstanbul Film Festivali’nin başladığı 84’te herkes film eleştirisi yazarken, o boş oturursa kovulur endişesiyle, Ömer Madra’dan Fellini’nin Ve Gemi Gidiyor’u üzerine bir yazı kaleme alıp onun imzasını atmasını rica eder. Madra, başta bu teklifi kabul eder gibi görünse de ertesi gün, Okyay’a yazıyı oturup kendisinin yazmasını söyler. Hatta söylemekle kalmaz, hep birlikte Okyay’ı yazı işleri odasına kitlerler. Sevin Okyay’ın Türkiye’nin ilk kadın sinema yazarı sıfatını kazanması, cebren ve hileyle gerçekleşir.

Milliyet’te ekonomiden redaksiyona, her bölümde çalışır. Batur’un, Çetin Emeç’le kişisel bir anlaşmazlıktan dolayı ayrılma kararıyla, Emeç’in kalmaları için ısrarına rağmen topluca istifa eder, “kurt sürüsü gibi” Hürriyet’e geçerler:

“Fakat Hürriyet’te iş yoktu. Hürgün’ü çıkardık, çok da güzel bir gazeteydi, ama ömrü kısa oldu. Sonra bizim Gergedan’la biten dergiler seferimiz başladı. Gergedan, Şehir, Sistem, A La Carte, Start… Dinç Bilgin, dergileri oğluna verince, onlar da kapandı.”

2012 İstanbul Film Festivali'nde ilk kadın sinema yazarı Sevin Okyay'a Sinema Onur Ödülü verildi.

Sevin Okyay’ın yazın hayatında çalıştığı yerleri ve çıkardığı işleri sıralamaya kalksak, derginin yanında dergiden kalın bir ek vermek gerekir. Özellikle sevdiği birkaç şeyi hatırlamasını isteyince ilk aklına gelenleri sıralıyor: “Yapı Kredi Yayınları’nda da çok mutlu olmuşumdur; çocuk yayınlarının başındaydım, çok eğlendiğim bir dönemdi. Nokta’nın Ne Nerede ekini söylemezsem olmaz; biz o eke aşıktık. Bir de Elif’in (Kutlu) editörü olduğu Radikal’in eski, sinema eki, Cumartesi… Böyle çok sevdiğim birkaç iş vardır. Çeviri yapmak isteyenlere söylemek zorunda kalıyorum. Herkesin karşısına her an Harry Potter çıkmaz, çıkmayınca da çeviriyle geçinemezsin. İkinci bir iş yapacaksın. Ama biz ne yapmışız, ikinci iş de basın yani… Al birini vur ötekine… Ama daha rahat ve daha iyi para getiren işleri yapmaya da benim için elvermedi. Şimdi olsa gene yapamam. Bende hırs yoktur, benim sorunum o; ama iyi tarafım da o sanki bence.”

Kimce değil ki? Sevin Okyay’ın kültür sanat aleminde ismi, Fısıltı Ormanı’nda  Kızılmaske Fantom’un anıldığı gibi anılır. Ama onun kendisini taşıyışı öyle bir şeydir ki, ismini bilip cismini bilmeyenlerle uğraşmak yerine, uzun süre, katılması gereken kimi havalı etkinliklerin kapısında kendisini “Sevin Okyay’ın ablası” olarak tanıtır! Latife değil, ayniyle vaki… Komik ötesi hikayedir ya, bunu Sevin Okyay gibi anlatmaya ne bu yazının ölçüsü, ne benim belagatım yeter…

Ebru Çapa

ETİKETLER: SEVİN OKYAY , HAYATI , BİYOGRAFİ , METROPOL