01 Kasım 2013

İpek ve demir: Şafak Pavey

Bir kolunu ve bir bacağını kaybettiği tren kazasından sonra da, milletvekili olup güçsüzlerin gücü olmak için çalışırken de hep aynı şeyi yaptı: Çaresizlikten çare çıkarttı. Bunu yaparken bazen kalbine, bazen aklına, bazen iradesine ve her zaman mizaha dayandı. Zeynep Miraç, Şafak Pavey’de gücü ve kırılganlığı bir arada buldu.Bal rengi saçları sarılmış, derin mavi gözlerinin kenarına siyah kontürler çekiliyor. Cenevre’deki Birleşmiş Milletler toplantısından bir gün önce dönmüş, yorgun ama neşeli. Fotoğraf çekimine hazırlanırken her daim umut taşıyan yüzüyle karşımda oturuyor ve bana Oscar Wilde’ın son sözlerini anlatıyor.

“Biliyorsun” diyor, “Sefalet içinde ölmüş. Son anında duvarlara bakmış ve ‘Ya bu duvar kağıtları gidecek’ demiş, ‘ya da ben’. Son sözleri bunlar...”Gülüyoruz. “İşte” diye devam ediyor, “Ben de sıkıntıların üstesinden mizahla gelmeye inanıyorum”.

 

Zürih’te geçirdiği kazadan sonra annesiyle hastane odasında karşılaşmalarını anlatıyor: “Kapıdan girdi ve ‘Bari şu kepçe kulağını da ameliyat ettirseydin’ dedi. Ben de ‘Artık ayakkabılarımı istediğin gibi giyebilirsin’ diye karşılık verdim. Yaşadıklarımızın üstesinden nasıl geleceğimizi anladık böylece...”Bunları anlatırken “Ne kadar narin” diye düşünüyorum. Sanki karpuz kollu, kabarık etekli tuvaletiyle yedi cücelerin arasında dolaşan Pamuk Prenses. Bir masal kahramanı kadar güzel, bir masal kahramanı kadar masum, bir o kadar da kırılgan. Bir yandan da Afganistan’da, İran’da, dünyanın bin bir ucunda vahşi kurallara, savaşa, vahşete karşı mücadele edecek kadar güçlü...

İpek ve demir, aynı anda. Demir genleri nereden geliyor, biliyorum. Annesi Ayşe Önal, “dünyanın en cesur gazetecisi” ödülünü alalı yıllar oldu. Hep mafyayla, derin devletle, kimselerin yanaşamadığı haberlerle uğraştı. O, cesaret ödülünü almak için New York’a gittiğinde, Şafak Zürih’te geçirdiği kazanın yaralarını sarmak için Almanya’da tedavideydi. Kolu ve bacağı için hazırlanan protezler henüz takılmamıştı, hastaneden ayrılması yasaktı. Ama ne gam. Bir akşam hastane odasından kaçıp New York uçağına atladı ve annesinin ödül törenine yetişti. O sırada 16 yıl sonra kendisinin de ABD’den bir cesaret ödülü alacağını bilmiyordu. 

 

Onlar Şafak ve Ayşe... Birini anlamadan diğerini anlayamazsınız. Şafak’ın tanıdığı en güçlü insan o. Gücünü annesinden alıyor. Ama ona sığınıp korunacağına inanarak değil. Güçlü olmanın ne demek olduğunu ondan öğrendiği için. Annesi kararlarında onu hep özgür bıraktığı için.Şimdilerde bir miktar pişman olsa da... Milletvekili olmak için Birleşmiş Milletler’deki üst düzey görevini bırakıp geldiğinde Ayşe’nin nasıl kızdığını hatırlıyoruz. Bir canlı yayında “Bana sorsaydı pasaportunu çalar, gelmesini engellerdim” dediğini... Sonra herkese “Şafak çocukken de böyleydi, ne yaptıysa en son ben duydum” diye çekiştirdiğini. Birlikte yazdıkları “13 Numaralı Peron”a “Bu kitap, okur ruhunu medyatik bir anne kızın trajik öyküsüyle acıtmak için yazılmadı” diye başlamışlardı: “Çaresizlikle kuşatılmış bir hayat içinde, çaresini kendi kendine bulup çıkaran ve acıya direnen bir serüveni ölümsüz kılmak üzerine yazıldı.” Çaresini kendi kendine bulup çıkarmak.

Gücün tarifi bu değilse nedir?

Şafak’la güç üzerine konuşurken ilk fark ettiğim, onun hayat tanımlarının başkalarınınkine benzemediği. “Güç deyince güçsüzü anlıyorum” diye başlıyor, “Ve en güçsüzü güçlendirmeyi düşünüyorum”. Gücünü güçsüzlükten aldığını söylüyor sonra... Güçsüz kaldığı anları bizimle paylaşmış biri o... Kolay değil bu kadar şeffaf olmak. TBMM’de protez bacağı konuşulduğunda “Utandığım bir şey değil, kendi gerçeğimle yaşıyorum” diyerek gösterilen ilgiyi ve sözüm ona pantolon ikramını yadırgadığını anlatmak da kolay değil.Halbuki saklansa, gerçeğini herkesten sakınıp teselli arasa kim ne diyebilirdi? Yapmadı. “Başıma gelenler başkalarını anlamamı sağladı” dedi. Kendini dert değil derman olarak gördü ve dünyanın dört bir yanında tökezleyenleri ayağa kaldırdı. Sessizlere ses oldu. “Nereden aldın bu gücü” diye soruyorum, belki de haddimi aşarak... “Düşmek kolay” diyor. “Düşe kalka öğrenmek var ya, çok güzel bir söz. Düşmüşsen, hiç düşmemiş olanlardan daha güçlüsün. Bir daha nasıl ayağa kalkacağını biliyorsun çünkü...”

 

Nasıl ayağa kalktığını hepimiz seyrettik. Ayağa kalkıp nasıl devam ettiğini, Zürih Üniversite Hastanesi’nde tez konusu olan yürekliliğinden sonra Westminster Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okuyup London School of Economics’te master yaptığını, sonra Birleşmiş Milletler’de İnsan Hakları Sözleşmeleri Sekreterliği’ne kadar yükseldiğini... Hep uzaktan ve gururla, sevgiyle seyrettik. Hayatın getirdiklerini olduğu gibi kabul etmek yerine kendi elleriyle şekillendirdiğinin tanığı olduk. 

Onca başarıdan sonra güç sınavını hâlâ geçirdiği kazayla vermesine ben içerliyorum. Kendisi o kadar da umursamıyor ama “Hayatımdaki dönüm noktalarından biri kaza, yine de tek dönüm noktası değil. Onun üstüne birçok hayat yaşadım” demekten de kendini alamıyor. Kendini en güçlü hissettiği anlar da o toparlanma anları değil zaten. “Kendimi en çok doğanın içinde güçlü hissediyorum. Onun bir parçası olduğumu hissettiğimde... Belki de güçsüz hissettiğim için güçlüyüm orada.”

Şimdilerde önceliği doğa. CHP’nin Doğa Hakları ve Sosyal Politikalardan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı şu anda. Politik Ekoloji Grubu’nun hazırladığı, Türkiye’nin doğa hakları ihlalleri haritasının rehberliğiyle doğal değerlerin katliamını engellemek, Tabiatı Koruma Kanunu’nun sivil toplumla beraber yeniden düzenlenmesi, sosyal hak ve özgürlükler için mücadele veriyor. İnsan ve doğa haklarının iç içe olduğunu savunuyor. Bütün emeğini, gücünü buna harcıyor. Güç, bir yandan da iktidar demek. Ne var ki siyasetin getirdiği güç Şafak’a uzak, hiç ilgisini çekmiyor.

 

O halde adını koyalım. 

“Seninki hangisi” diye soruyorum, “Kalbin gücü mü? Aklın gücü mü? Yoksa iradenin gücü mü?” “Kalbin gücü empati. Başka insanların yaşadıkları sıkıntıyı anlayıp yardım edebilmek. Ama akla da ihtiyaç var. Sadece kalple yola çıkarsanız melankolik bir hasta olursunuz. İradede ise önemli olan motivasyon. Ben motivasyonumu güçsüzün, kendini koruyamayanların haklarını savunmaktan alıyorum”. Benim ekleyeceğim bir dördüncü var: Sevmenin gücü.  Sevmenin ve sevilmenin gücü.  Şafak’ın hikayesinin orta yerinde Ayşe’nin Şafak’a, Şafak’ın Ayşe’ye ve çevresindekilere duyduğu sevgi duruyor. Onun güzel mavi gözlerinin değdiği, yüzündeki umudu gören herkes birlikte yaratıyor o gücü. 

Elle tutulmuyor, gözle görülmüyor. Tıpkı tanrının varlığı gibi; inanıldıkça büyüyor. 

Vogue Türkiye / Ekim 2013

ETİKETLER: ŞAFAK PAVEY