12 Şubat 2014

Buse Terim'den kısa bir New York Moda Haftası Hikayesi

Carrie’nin Sex and The City’nin bizi pek de tatmin etmeyen ilk sinema filminde dediği gibi, “her yılın bir dönemi New York’lu kadınlar geçmişi geride bırakır ve geleceğe bakarlar. Bu dönem moda haftası olarak da bilinir.” Artık New York’ta yaşamasam da moda haftası dönemi şehrin sahip olduğu o benzersiz enerjiyi, yaratıcılığı hissetmeyi çok seviyorum. Bu sezon da merak ettiğim marka ve tasarımcılardan, Sonbahar/Kış 2014-2015 koleksiyon defilelerine katılmam için davetiyeler alınca fazla da düşünmeden bavulumu hazırlamaya başladım.

Bu sezon ajandamdaki defileler Lacoste, Delpozo, Tommy Hilfiger ve Monique L’huillier idi.

Tommy Hilfiger defilesi, New York’un karlı parklarını podyuma taşımış ve modellerini karlarla kaplı bir dekorun arasından yürütmeyi tercih etmişti. Koleksiyon da bu sergilemeyle uyumlu bir biçimde soğuk, karlı havalarda kurtarıcımız olacak, giyilebilir parçalar içeriyordu. Bomber ceketleri, oversized yün süveterleri, pançoları ve tutkunu olduğum ponponlu vereleri çok sevdim. Gelecek kış, Tommy Hilfiger’ın sportif ruhunu gözler önüne seren, ekose desenlerine cömertçe yer veren bu koleksiyonu mutlaka keşfedin.

Bu sezon ilk defa Delpozo defilesini izleme fırsatı buldum ve rahatlıkla söyleyebilirim ki izlediğim defileler arasında beni en çok etkileyen defile oldu. Yalnızca bir senedir New York Moda Haftası’na katılan markanın bu kadar kısa sürede uluslararası alanda ses getirmesi bence başarısını da kanıtlıyor. Markanın kreatif direktörü Josep Font’un şekillere ilgisi koleksiyonun detaylarında kendini gösteriyor. Siluetlerde grafik kesimler tercih etmiş, farklı omuz detayları ve etkileyici renk kombinasyonları defileden ilk aklımda kalanlar arasında.

Lacoste gibi köklü bir markanın her sezon marka DNA’sını oluşturan öğelere modern dokunuşlarda bulunmasını seviyorum. Tarihi boyunca tenisle özdeşleşen marka Sonbahar/Kış 2014 koleksiyonunda golf stilinden esinlenmiş. Özellikle bordonun farklı tonlarıyla bir arada kullanıldığı koleksiyon parçaları arasında dökümlü kazaklar, bol cepli ceketler, parkalar ve her türlü hava koşuluna inat, pratik bir biçimde kullanılabilecek anoraklar favorilerimden oldu.

Monique Lhuillier, koleksiyondaki dramatik kimliği kendisi de dile getirmiş. Siyah dantellerin ayakkabılarda da kullanıldığı koleksiyonda ilk dikkatimi çeken, bele oturan kemerlerle vurgulanan incelik oldu. Geçtiğimiz kışın 50’ler kadını, Lhuillier koleksiyonunda kendini tüm zarafetiyle gösteriyordu. Siyah ve gri tonlarına tezat yaratan fuşya, özellikle çiçek işlemelerinde kendini göstermiş. Beyaz üzerine siyah işlemelerin olduğu elbisenin omuz detaylarına ise tek kelimeyle hayran oldum.

Defilelerden artan zamanımda şehirde dolaştım, uzun zamandır göremediğim arkadaşlarımla hasret giderdim. NoLiTa civarlarında öğle vakti yürürken, bu seferki seyahatimin keşfi de karşıma çıktı: Cafe Habana. İsmini  çok duyduğum, Prince Street’in “hip” kafelerinden Cafe Habana’ya daha önce gitmediğime ise çok pişmanım. İlk önerim Meksika usulü, üzerine peynir serpilmiş, lime limon ile servis edilen kızarmış mısır. Böyle bir lezzet yok! Diğeri ise, daha sonra ödüllü olduğunu öğrendiğim, kallavi boyutuyla son derece doyurucu Cuban Sandwich. Özellikle yolunuz New Museum’a düşerse, gezinizin öncesinde ya da sonrasında Cafe Habana’da mola vermenizi şiddetle tavsiye ederim.

ETİKETLER: BUSE TERİM , NEW YORK MODA HAFTASI