01 Eylül 2014

Blondie’yle 15 dakika

YAZI: SARP DAKNİ

Hattın diğer ucunda tüm zamanların en büyük ikonlarından biri olunca, nezaket kuralları gereği söylediği mek zorunda “Hello” bile sizi alıp bambaşka dünyalara götürebiliyor. Kısacık bir süre için 1979’un soğuk bir Aralık gecesinde Glasgow, Apollo’da gerçekleşen konserde olanca vurdumduymazlığı ile seslendirdiği Heart of Glass’ın videodan aktarılmış bulanık görüntüleri zihnimi sarmaya başlıyor, neden sonra hızla silkinip kendime geliyorum. Zira Debbie ile sadece 15 dakikam ve soracak çok fazla sorum var. Elbette en merak ettiğim şey tüm zamanların en yakışıklı, en acımasız ve haliyle en popüler seri katili Ted Bundy ile yaşadıkları.
 
 
‘‘Doğru mu’’ diye başladım söze. ‘‘Gerçekten Ted Bundy’nin arabasına bindin mi?’’ Ne cevap vereceğini tahmin edemiyordum zira internette sayısız kaynakta bunun sıradan bir şehir efsanesi olduğu yazıyordu. Ama şimdi Debbie kendi ağzından hikayeyi doğruluyordu işte:
“New York City’nin oldukça tehlikeli bir bölgesinde bir partiye katılmıştım. Partiden tek başıma ayrıldıktan sonra ortalıkta hiç taksi olmadığını fark edip yürümeye başladım. Yanımda bir araç yavaşladı ve içindeki adam bana birlikte tur atmak isteyip istemediğimi sordu. Düşünmeden ‘‘Hayır’’ diyerek yoluma devam ettim. Kesinlikle tekin olmayan bir mahalledeydim ve aşırı yüksek topuklu ayakkabılarım, hızlı yürümeme engel oluyordu. Sonunda pes edip arabaya bindim. Araca bindikten hemen sonra büyük bir tehlike içinde olduğumu hissettim. Arabanın içinde hiçbir şey yoktu. Kapıların iç tarafında bulunan cam açma kolları dahil her şey sokulmuştu ve içerisi aşırı derecede sıcaktı. Hiç düşünmeden aralık durumdaki küçük üçgen havalandırma penceresinden kolumu sıkıştırma pahasına dışarı çıkarıp kapıyı dışarıdan açıp kendimi dışarıya fırlattım. Onun sıradan bir tacizci ya da tecavüzcü olduğunu düşünmüştüm. Ancak bir süre sonra Time dergisinde gördüğüm bir fotoğrafla beynimden vurulmuşa döndüm. Bu adam Ted Bundy’den başkası değildi.’’
 
Herkesin söylediği gibi Ted’in gerçekten çok yakışıklı olup olmadığını soruyorum. Muzipçe, ‘‘Hem de çok’ diye cevap veriyor. ‘‘Yine de berbat kokuyordu. Bugün bile o kokuyu hatırlıyorum.’’ Buna paralel mevzuyu biraz daha derinleştirmek için hiç sapığı olup olmadığını soruyorum. Sakince, tehlikeli bir durumla hiç karşılaşmadığını, sadece zaman içinde çok tutkulu bir kaç hayranının sınırları zorladığını, ama bundan pek şikayetçi olmadığını, düşündüren bir tonlamayla itiraf ediyor.
 
 
Bir çok kişinin hayallerini gerçekleştiremeden yaşayıp gittiği malum… Peki yaşarken efsaneleşmek? ‘‘Muhteşem, kesinlikle muhteşem! Zaman zaman şok edici. Kariyerim ve müziğimle gerçekten gurur duyuyorum.’’ Neşeli bir ses tonu var ve konuşmamızdan keyif alıyormuş gibi hissettiriyor. Ama yine de sorulara olabildiğince kısa ve net yanıtlar vermeye çalıştığını fark ediyorum. Tam da bunun üzerine milyonlarca kişinin zihninde çakılı kalan Debbie Harry imajından ve onun getirdiği baskıdan sıkılıp sıkılmadığını soruyorum. Bunun yerine ya da zamanına göre değişken bir durum olduğunu söylüyor. Ancak eğlence endüstrisinde zirvede kalmak için tüm bu süreci doğal karşılamak gerektiğini düşündüğü açık. Lafı dolaştırmadan uluslararası bir moda figürü olduğunu söylediğimde neşeyle çığlık atıyor. ‘‘Modayı seviyorum. Modayla içiçe olmak harika. Takip ettiğim tasarımcılar var.’’ Pek belirtmek istemese de favori tasarımcısını öğrenmek için sıkıştırıyorum. ‘‘Hepsini seviyorum’’ diye yuvarlamaya çalışıyor ama Belçikalı Ann Demeulemeester’in adını telaffuz ediyor.
 
Sahne kostümleri ile ilgili ilhamının sürekli bir evrim içinde olduğuna inanıyor. Kariyerinin ilk yıllarında deri parçaların ağırlıkta olduğu punk ve eklektik bir çizgi izlemiş. Aynı binada yaşadığı komşusu Steven Strauss’un onu siyah mini bir elbise ve yüksek topuklu siyah botlara zorlamasından sonra başlayan iş arkadaşlıkları senelerce devam etmiş. Debbie, bugünkü modern çizgisinde Strauss’un etkisinin çok büyük olduğunu gizlemiyor. Popüler müziğin dayattıklarının aksine, rock dünyasının daha isyankar ve devrimci bir ruha sahip olduğunu söylüyor. ‘‘Çok sayıda tasarımcı ilhamini hâlâ müzikten alıyor. Ve bu kesinlikle heyecan verici!’’
 
Debbie Harry, Blondie ile geride bıraktığı 40 uzun yılın bir kısmının kötü bir yönetim/menajerlik anlayışı yüzünden boşa gittini düşünüyor. Ama son yıllarda bu eksiği kapattıklarını, daha çok çalıştıklarını ekliyor. Aradan geçen bunca zamana rağmen yaptıklarının karşılığını alabiliyor olmaktan memnun.
 
Telefondaki zamanımın giderek dolduğunu hissederek, ‘‘Geriye dönüp baktığında, tüm bu yaşadıklarına gerçekten inanabiliyor musun’’ diye soruyorum. Önce biraz durup sonra kahkaha patlatıyor. ‘‘Aslında evet, ama ilk yıllarımda işin bu noktaya ulaşacağını kesinlikle düşünmüyordum. Hâlâ müzik yapabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.’’ Peki ya gelecekte neler var? ‘‘Bol bol konser. Turneyi olabildiğince uzun tutmayı planlıyoruz. Her şey bir yana bu ilk İstanbul konserimiz olacak. Büyük bir merak ve heyecan içindeyim.’’ Kapanışı bir hayran edasıyla yapmaya karar veriyorum ‘‘Harikasın Deborah! Sana bayılıyorum.’’ ‘‘O halde konser günü, kulise gel ve bir merhaba de’’ diyor. 15 dakikalık telefon görüşmesi sona erdiğinde, Debbie’nin ikonlaşmasında büyük rolü olan Andy Warhol’un sözleri geliyor aklıma ‘‘Bir gün herkes 15 dakika için ünlü olacak.’’ Ben vazifemi tamamladım galiba!
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

ETİKETLER: BLONDİE

İlgili Başlıklar