30 Ağustos 2013

Bizi biz yapan gülmek, dans etmek!

Merhaba Vogue okurları. İlk yazım olduğundan önce kendimi ve blogu tanıtayım: İki küçük çocuğu olan, iş hayatını finans sektörüne yönetim danışmanlığı yaparak geçirmiş, doğal bilimlere meraklı, 70’lerde doğmuş 80’lerde karakterini bulmuş bir kadınım. Modayla bugüne kadar pek ilgim olmadığından, yakın arkadaşlarım Vogue’da blog yazacağım haberini önce hayret sonra da merak dolu gülümsemelerle karşıladı. Ben de burada kendimde hayret ve merak yaratan konuları sizinle paylaşmayı planlıyorum.

 

Lise sondayken çok sevdiğim biyoloji öğretmenim bize heyecan içinde o zaman yeni başlamış olan İnsan Genomu Projesi’nde insan DNA’sının tümüyle analiz edileceğinden bahsettiğinde, yaşadığımız yılların bilim açısından ne kadar önemli olduğunu kavrayamamıştım.  Ben doğduğumda DNA teknolojisi hiç yokken, şimdi genetik testlerin etik olup olmadığı ve evrim sürecine nasıl etkileri olacağı gibi konular tartışılıyor. Müthiş bir döneme tanıklık ediyoruz.  Bu yazının konusu şu: Bizi insan yapan ve özel yapan nedir? Bu konuda neler biliyoruz?

 

İnsan nedir?

 

Ağustos sıcağında iki oğlumu telefondaki oyunlardan uzak tutmaya çalışırken, bu yazıya malzeme bulmak amacıyla tatile taşıdığım bol resimli bir evrim biyolojisi kitabını karıştırmaya başladım. Oğlanlara, geçmişte yaşamış homininlerden (maymunlara kıyasla modern insana daha yakın tüm türlere verilen isim) hangilerinin bize benzediğini düşündüklerini sordum. Kitabın başındaki 6 milyon yıllık fosillerden yararlanılarak yapılmış resimlerdeki türleri, insandan çok maymuna benzettiler. 2,5 milyon yıl öncesinde Homo Habilis’e geldiğimizde, babalarının yeni bıraktığı sakalın da etkisiyle resimdekinin maymunlardan çok bizlere benziyor olduğuna karar verdiler.

 

Ara ara düşündüğüm bir sorunun cevabını geçenlerde bir dergide buldum: Bugüne kadar dünya üzerinde 108 milyar insan yaşamış. (Fakat alet yapıp kullanmayı bilen Homo Habilis de, atalarımızla aynı zamanlarda yaşamış Neanderthal’ler de bizim 108 milyarlık hesabın dışında kalıyor.) Bugün dünyada 7 milyar insan olduğuna göre, dünyaya gelmiş her 100 insandan 6 buçuğuyla aynı havayı soluyoruz. Etrafımızda her alanda gördüğümüz baş döndüren gelişim ve değişim bu açıdan bakınca aslında şaşırtıcı değil.

 

“Anne, bu Homo Habilis babam gibi sakal bırakmış!”

 

Peki bizi insan yapan nedir?

Homininlerin ortak özellikleri “ayakta durmak” ile başlıyor. Beynin büyümesi ise çok daha ileriki dönemlere ait türlerde görülüyor. Bunun sebepleri günümüzde farklı teorilerle açıklanmaya çalışılıyor. Benim sevdiğim, antropolog Robin Dunbar’ın 90’larda yayınladığı ve o zamandan beri çeşitli bulgularla desteklenen Sosyal Beyin Teorisi. Dunbar, insan zekasının oluşumunu büyük ve karmaşık topluluklar halinde yaşama ihtiyacına bağlıyor. Yani insanlar, aile ve arkadaşlarının isteklerini anlayıp yorumlayabilmek için başka hiçbir canlıda görülmemiş bir zihinsel kapasite geliştirmişler.

 

Bu teoriyi ilk duyduğumda çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Tüm işimizin kendimizi ve zihnimizi geliştirmek olduğu okul yıllarında bulunduğumuz ortamlar çoğunlukla bireyseldi. Kendi kendimize kitaplar okuduk, matematik problemleri çözdük, 3-5 kişilik gruplarda projeler ürettik veya bilemediniz 15-20 kişilik gruplar halinde spor, tiyatro, müzik yaptık. Oysa ki farkında bile olmadan her gün aklımızı geniş topluluklar içerisindeki kuralları deşifre etmek ve uygulamak için kullanıyoruz: Neler olup bittiğini birbirimize anlatıyoruz, birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz, etrafımızdaki insanların düşündüklerini anlamaya ve tahmin etmeye çalışıyoruz. Bütün bunlar bize kolay ve eğlenceli gelse de, aslında ciddi bir zihinsel kapasite gerektiriyor. (Günlük harcadığımız kalorilerin yüzde yirmisi beynimize gittiğine ve sosyallik bunun önemli bir kısmı olduğuna göre, yarım saat dedikodu yapmak acaba kaç kalori yakar?)

 

Kalorileri bilemiyorum, ama Latince’de “bilge adam” anlamına gelen modern insan Homo Sapiens’i yeryüzündeki diğer türlerden farklı kılan özelliği etrafındakilerin “akıllarını okuyabilmesi”. Anne babalar bilir, çocuklar başkalarının perspektifinden dünyanın nasıl göründüğünü 5 yaşından itibaren algılamaya başlar.  O noktadan itibaren okuldan geldiklerinde anlattıkları hikayeler daha eğlenceli olur.

 

Yakınlarınız sandığınızdan daha da özel

Son yirmi yıldır kabilelerden kurumsal şirketlere değişik topluluklar üzerinde yapılan araştırmalara göre ideal bir insan topluluğu 150 kişiden oluşuyor. Bu rakam, kabaca bir insanın zihinsel kapasitesi içerisinde ona destek olacak kadar yakınlıkta tanıyabileceği ve yeterli seviyede ilgi gösterebileceği kişilerin adedi.  Çoğu insanın en yakınları ise beş kişiden oluşuyor.  Sevgiliniz varsa bu rakam dörde düşüyor (evet, bir sevgili iki arkadaşın alacağı ilgiyi aldığından insanı arkadaşlarından edebiliyor.)  Facebook’a göre tipik bir kullanıcının 100 arkadaşı var, fakat bu rakam kişiden kişiye çok değişebiliyor. Sosyal medya bizi sosyalleştiriyor mu sorusunun cevabı ise “hayır”. Araştırmalar gösteriyor ki, telefonda konuşmak bile yeterli seviyede duygusal bağ oluşturmamızı sağlamıyor, sadece olan ilişkileri bir süre ayakta tutmaya yarayabiliyor.  Fiziksel olarak aynı ortamı paylaşmak, birlikte müzik yapmak, dans etmek, gülmek insan ilişkilerinin olmazsa olmazı ve insanları birleştiren ritüellerin en önemlileri. Örneğin dansetmek, dilin gelişiminden bile öncesine dayanan bir gelenek. Gülmek ise DNA’mızın yüzde 98’ini paylaştığımız şempanzelerde de var ve ilişkilerde güven yaratıyor.

 

Peki sizin hayatınızda yeri olan ve bundan dolayı kendinizi şanslı saydığınız kaç kişi var? İlkokul öğretmeninizden yakın arkadaşlarınıza yüzlerce bile olsa, o insanlarla karşılaşmış olmanız 108 milyar rakamından yola çıkarsak birkaç yüz milyonda bir rastlanan bir durum. En yakınlarınız ise 20 milyarda bir. Kıymetlerini bilin, keyfini çıkarın. İyisi mi ekranın başından kalkın, arkadaşlarınızla bol bol gülüp dansedeceğiniz bir yerlere gitmek için hazırlanın!

 

 

-Seha İşmen Özgür

 

 

ETİKETLER: THE HUMAN BLOG , THE HUMAN STORY