20 Ocak 2014

En son ne zaman güzel bir muhabbet ettin?

Röportaj için masanın başına çökmüş ekip, hafif akşamdan kalma. Bir gün önce Karaköy civarında gerçekleşen Vogue çekiminde birbirlerini görmek özlemlerini kabartmış. Çekimin hemen akabinde spontane bir şekilde Kadıköy’de, hasret gidermeye karar verilmiş. Telefonlar açılmış, Kaybedenler Kulübü’nde emeği geçmiş takımın geri kalanına haber uçurulmuş. Hemen herkes, filme ilham veren karakterlerden Mete Avunduk’un işlettiği barda, Trip’te toplaşmış. Partilenmiş...
Yakışır.

“Kaybedenler Kulübü’nün ruhuna uygun bir ekipti” cümlesi, röportaj boyunca masanın çevresinde, elden ele geçen çakmak misali dolanıyor zaten.
“Hayatımın en eğlenceli setiydi diyebilirim” diyor, Yiğit Özşener. Nejat İşler “Ben açık çek verdim” diye lafı ağzından alıyor: “Her gün bu filmi yapacaksak, ömrümün sonuna kadar bunu yapmaya razıyım.” Hatta dizisini yapalım diye düşünmüşler ama yayınlanabilir mi, pek emin değiller! Malum, dersimiz underground, konunun içinden de bol bol “sex, drugs and rock’n’roll” geçiyor...
Ahu Türkpençe, setteki güven duygusundan dem vuruyor: “Sadece oyuncu arkadaşlarım sayesinde değil, tüm set ekibiyle ilgili bir şey. Kimse sana kadın-erkek gözüyle bakmıyor, herkes herkesi değerli bir insan olarak görüyordu. Bir ekipsin ve bir bütünün parçası olarak çalışıyorsun. Ve anladık ki o durumda hiçbir şey suiistimal edilmiyormuş, edilmeyebiliyormuş.”
Filmin yönetmeni Tolga Örnek, çekim boyu, manası kendinden menkul bir paranoya içindeymiş. Hayır, sette o güven duygusuna halel getirecek bir durum oluştuğu için değil; her şey “fazla yolunda” ilerlediğinden: “Durmadan, kesin bir şeyi atladım, beni uyarmıyorsunuz, diye söylenme halindeydim.”

BİR RADYO PROGRAMI

Bu ayın 25’inde vizyona girecek olan, fragmanında “Ekip Film tedirginlikle sunar” ibaresi bulunan Kaybedenler Kulübü’nün hikayesini, bilmeyene anlatmak zor. Bilene anlatmak, mevzuyu ‘kişisel’ algılayacağı ve beklentisi yüksek olacağı için galiba daha zor... 90’ların ikinci yarısının, aynı adlı kült radyo programından ve programı hazırlayan Kaan Çaydamlı ile Mete Avunduk’un hayatından yola çıkan film, pek çok açıdan ezber bozmaya yönelik bir iş: Son derece içsel bir dil geliştirmiş iki arkadaşın, gani gani likit tüketip mütemadiyen tüttüğü, geyik muhabbetini, edebiyat ve felsefeyle harmanladığı bir radyo programı söz konusu.
Bu arada, çıtırdaklıkta buluşmuş çeşit çeşit “sayın dinleyen”, programa açtıkları telefonlarla, tuhaflıktan yana muhabbette el artırıyor. İyi bir şey tarif edilirken “leş”liğinden dem vuruluyor. Hayat berbat ve bu sık sık hatırlanıyor. “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir” meselesi, “barbunya pilakiye ne kadar şeker konulmalı” muammasıyla birlikte sorgulanıyor. Yine bu arada, fonda, Red House Painters’dan Ümit Besen’e; Bruce Springsteen’den Orhan Gencebay’a; Leonard Cohen’den The Cult’a, enteresan bir kadro çalıyor. Hemen her iki cümlenin arasına sıkıştırılmış viski yudumu, sigara fırtı esleriyle, derin sessizliklerle bölünen böylesi bir radyo programının, dönemin underground kültür manzaraları eşliğinde sinemaya aktarıldığını tahayyül edin... Bir de işin içine bir aşk hikayesi ve dinleyicilerin yan öykülerini katın... Ve bu tempo, “bağlasan durmaz hayat” kıvamında akıyor olsun. Ezber dediğinizin neresinden tutsanız, elinizde kalır...

Filmin yönetmeni Tolga Örnek, hikayeyi radyodan sinemaya taşıma gayretine dair; “En çok konuştuğumuz, tartıştığımız mesele oldu” diyor: “Haftada üç gün, beher gün üçer saatten, yıllar boyunca sürmüş bir programı 110 dakikaya sıkıştıracağız! Radyoda iki dakikayı kaldıran durağanlıkta, iş görselliğe gelince beş saniyede sıkılıyorsun. O durağanlığı, o sakinliği nasıl sağlayacağımızı keşfetmemiz için biraz çekim yapmamız gerekti. İstanbul’u da hikayenin içine dahil ettik. Dinleyenlerin bir kısmını karakter haline getirdik. Onlarla da tanıştık filmden önce. Program bazılarının hayatına hiçbir şey yapmamış ama bazılarının hayatını kökten değiştirmiş.”

ERKEN BOŞALMAYA HAZIRIZ!

Filmin çekim takvimi, oyuncuların dizi temposuna ayak uydurmak için altı haftadan üç buçuk haftaya sıkıştırılmış. Hikayenin omurgası olarak değerlendirilebilecek radyo stüdyosu çekimleriyse, ilk üç güne sığdırılmış:“O radyo bölümlerini üç günde çektik ama her gün rahat bir 16 saat... Eğleniyoruz ama deli gibi çekiyoruz. Yoğunluk gırtlak boyu ama ilginçtir, gerginlik yok. Bittikten sonra yukarı çıktık, içkileri koyduk. Filmde büyük bir engel aşılmış, rahatlamışız. İyi ki oynatmışsın, dedi Nejat. İyi ki beni de dedi, Yiğit. Ben de, İyi ki oynuyorsunuz, dedim. İyi ki bu filmi çekiyoruz, dedim. Böyle bir haldeyiz... Eve sabah dört buçukta gittim. Ertesi gün son birkaç işimiz kalmış stüdyoda. O gün de Pemra (Örnek) ve arkadaşları çekime gelecekler. Bir erken boşalma sahnesi var. Yani Yiğit’in karakterinin uzun bir konuşması var radyoda, erken boşalmaktan bahsediyor. Sette tabir olarak kaldı o. Herkesin dilinde; erken boşalmayı çekiyoruz, erken boşalmaya hazırız! Abi, dedim, çabuk olun, karım sete gelecek. Erken boşalmaya hazırız, diye bağırmayalım mümkünse yani...’”

Tolga Örnek, belgesel kariyeriyle ün yapmış bir yönetmen. Atatürk, Kurtuluştan Kurtuluşa Fenerbahçe, Tanrıların Tahtı Nemrut Dağı, Çeliğin Kalbi Ereğli, Hititler ve Gelibolu gibi, uluslararası platformda takdir görmüş çalışmaların ardından ilk uzun metrajını, Cumhuriyet tarihinin gerçek ve hazin bir hikayesinden yola çıkan Devrim Arabaları’yla çekti. E peki bugün geldiğimiz nokta ne? Radyo
programının jargonundan alıntılayacak olursak: “Pompaya devam!”
Gelin görün ki Kaybedenler Kulübü de esasında bir “dönem” filmi... Vakti zamanın tadından yenmez radyo kanalı Kent FM’de, 1996-2001 arası ki, şahsen rüştünü ıspat etmesine ramak kalmış yeğenime izletmek için en sabırsızlandığım projenin bu olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Malum, kültür dediğiniz şey, tek yönlü dayatıldığında, tek yönlü beslenme misali felce yol açabiliyor ve bu satırların yazarı, 20’li yaşlarını vakfettiği 90’lardaki çeşitliliği fena halde özlüyor. Bu da belgeselden sayılır, çocuk görsün, başka türden bir hayat da vardı...  Tolga Örnek, “Biz de onların otosansürsüz davrandığı gibi otosansürsüz bir film çekebilecek miyiz, görmek istedim” diyor. “Bu iyi bir challange... O da heyecan veriyor insana. O özgürlük var ya, şu anda yok artık. Ve işin kötüsü bugün baskıdan çok, otosansür işliyor. En tehlikeli şey ya... Herkes bir iş yaparken düşünüyor: Kariyerimi nasıl etkiler, sponsorum ne der, millet ne yapar, bir sonraki işimi kaybeder miyim?..”

Tolga Örnek’in Kaan Çaydamlı’yla tanışmasına, senaryoyu birlikte yazdığı Mehmet Ada Öztekin vesile olmuş: “Ben Kaan’la, Devrim Arabaları’nda çalışmıştım, filmde oynadı. Mehmet onun en yakın arkadaşıydı; benim de yardımcı yönetmenimdi. 2000 yılında program devam ederken yazdığı bir senaryodan söz etti Mehmet. Senaryoyu çok beğendim. Yalnız, program devam ederken yazıldığı için, programı ana hikayenin arka planına atmıştı. Senaryo çok güzel ama anlattığın kadarıyla esas ilginç olan program ve adamlar, dedim. Aklına yattı, senaryoyu tekrar ele aldık. Ben Kaybedenler Kulübü zamanında Amerika’da okuyordum. Asıl içerden bakan göz Mehmet’tir yani. Ben biraz seyircinin gözü gibiydim.”
 

BİRLİKTE YAŞAMAYI KAYBETTİK

90’lar özel radyoların kurulduğu, izleyicinin televizyonu bir kenara bırakıp eski bir sevgiliyle aşk tazelercesine radyoya silbaştan vurulduğu, yoğun radyo dinlenen bir dönem. Bir zaman var ki özel radyoların kapanma ihtimaline karşı, trafikteki otomobillerin yüzde 90’ının radyo antenlerine protesto babında siyah kurdele bağlandı. Evet, tevellüdü tutanlar hatırlayacaktır, o zamanlar otomobillerin antenleri vardı! Seattle sound diye bir şey yeni yeni duyuluyor, İngiltere’den, dinleme de yanında yat, tadında nağmeler yükseliyor; İstanbul’un gece hayatı, pıtrak gibi açılan yeni bar ve kafelerle müşerref oluyor. Beyoğlu küllerinden doğuyor, Hisar’ın bohemleri baki, Bakırköy tarafında başka türden bir hareketlenme var. Kadıköy’deyse, Akmar Pasajı kültürü hüküm sürüyor: Eski kitapçılar, plakçılar, “kafası güzel” edebiyat ve müzik muhabbetlerine şahit oluyor. Ve bu onyılın ikinci diliminde, haftada üç gece, İstanbul’un birçok evinde toplaşılıp, Kent FM 101’de, Kaybedenler Kulübü dinleniyor.

Nejat İşler Kaybedenler Kulübü’nü, “Zeitgeist’tı” diyerek yad ediyor: “80’lerin başından itibaren garip, yeni bir toplum inşası oldu. Yapabileceğin çok şey yoktu; sana verilen özgürlük manasında, sex, drugs and rock’n’roll’du. Ki bu anlayış sokaktaydı: Beat’lerin hepsi, Gide’ler, Sartre’lar vardı, varoluşçuluk vardı. Kaybedenler Kulübü sırf ‘kızlar bize hasta’ meselesi değildi yani. Aslında anlatılmaya çalışılan bugünle o günün kıyaslaması gibi duruyor ama biz bir şeyi zaten kaybettik. Bir arada yaşamaktan keyif almayı kaybettik. Ben Kemancı’yı hatırlıyorum, Köprüaltı’ndaki. Bir otururduk; sivil polis de gelirdi, üniversite öğrencisi de gelirdi, balıkçılar da gelirdi, eroinmanlar da gelirdi. Herkes bir aradaydı ve sadece şu olurdu: Muhabbet ederdik. Benim kulağımda koca küpeler vardı, saçlarım belime kadar, kot şort giyiyordum ve Eyüp’de oturuyordum. Kimse kimseye bir şey demiyordu, bakmıyordu, hayat bir şekilde devam ediyordu.”

Kaan Çaydamlı, 1997 senesinde Ayşe Deniz Poyraz’a verdiği bir röportajda, programın düsturunu şöyle anlatıyordu: “Kaybedenlik bir durum, seçim. Yalnızca oturmak ve seyretmek, beklemeyi bilmek. Bunun içinde Heidegger de var, Camus de, Sartre da, Nietzsche de... Bir nevi eylemsizlik, tamamıyla bir bakış açısından bahsediyorum; birini, bir şeyi kaybetmekten değil. Dinginlik hali, sakinleşmeyle örtüştüğünü söylemek mümkün. Vazgeçişin tersi, çünkü bir kaybeden intihar etmez; ulaşacağı, değer verdiği bir şey yoktur. Değerli olan her şey değer verdiğimiz kadar var. Bir çeşit bilgelik arayışı diyebilirim buna sonuçta.”

Peki arada ne oldu da bugün böyle oldu? Niye bugün herkes bir telaş, bir deli agresyonla kafası kopmuş tavuk modeli koşuşturup duruyor?

AHU TÜRKPENÇE: Para çukuruna düşüldü. Hiçbir şey yapmadan köşeyi dönme mantığı herkese yerleşince, herkes birbirini harcamaya başladı. Bence o yüzden. O yüzden artık beraber sohbet edemiyoruz, o yüzden espri anlayışını yitirdik. Herkes kendini korumaya çalışıyor artık.

NEJAT İŞLER: Bir savaş bitti, yeni bir savaş başladı. Bütün dünyada vardı bu, sadece Türkiye değil. Oligarklar vardı, şimdi yeni oligarklar geldi, onlar savaşıyorlar. Bütün bu savaşlarda da bize dediler ki, “Karışmayın, ne yaparsanız yapın.” Araçları çok iyi kullandılar, biz de hepsine uyduk yani. Bir gruptan değil, bir zihniyetten bahsediyorum.

TOLGA ÖRNEK: Çok kişi katılmayabilir ama ben kendimle ilgili özel kanalları söyleyebilirim. Alternatif getirdiler ama daha iyi alternatif getirdikleri tartışılır. İnternetin hayatımıza girer girmez bir nefret yuvası haline gelmesi... Milletin yorumlarını okuyorum, o siteye girmek için user name alacaksın, password alacaksın, normal hayatında harcamayacağın bir çabayı sarf edeceksin.Niye?.. “Allah senin belanı versin, geber!” demek için. İsim de yok tabii, o büyük korkaklık da çıkıyor.

YİĞİT ÖZŞENER: Teknoloji ilerledikçe hayat daha kolaylaşacağına, zamansızlığa yol açar hale geldi. Bir de inisiyatif alma ve merak kalktı ortadan. İnsanların içi boşaldı. Kişisel filtreleme, yorumlama, merak etme, araştırma, kalktı. Ne verilirse, önüne ne konursa, onu otomatikman doğru olarak algılayan bir mekanizma devreye girdi. Satır aralarını okumuyor artık kimse.

NEJAT İŞLER: Metropolis neyse, o işte... Bizi karıncalar yapmaya çalışıyorlar. Hepimiz aynı sırada giden karıncalar olmak zorundayız. Çünkü ihtiyaç var. 90’larda bizim kopma nedenimiz şuydu: Avrupa, İngiltere ve Amerika, çarçabuk kapitalizmi kabul edip çarçabuk bir sistem oluşturdular. Doğal olarak da bu sistemin karşıtları da oluştu. Ve bunlar şarkı yaptılar, kitap yazdılar, film yaptılar... Eğitimli insanlar bunlara erişebildiler. O dönemin kültürüne “Batı özentisi” diyorlar. Batı özentiliğinden değil. 1 Mayıs, Amerikan işçilerinin bayramıdır aslında. Beat Kuşağı diye bir şey çıkmış, bakıyor. Bukowski diye bir adam çıkmış, bakıyor. Bu isimler gibi bir ton insan var ki, arkadaşlarım olarak görüyorum ben. Peki biz bir tek Oğuz Atay’la mı duracağız burada? Bir tek onu mu okuyacağız yani? Kardeşim ben kendi kültürümü biliyorum ama benim acımı iyileştirmeye yetmiyor?

YİĞİT ÖZŞENER: Bugün her şey planlama vesilesi oldu. Planlama artık sadece şirketlere has bir şey falan değil yani. Arkadaşını seçerken, karşındakini değerlendirirken menfaatlere göre değerlendiriyorsun. Şu bile olmuyor: Bir şöyle oturup sessiz bile kalamıyorsun, bu bile rahatsızlık verir hale geliyor.

NEJAT İŞLER: Kaybedenler Kulübü’nde bu yalan gerçeği tahrif ediyorlardı, değiştiriyorlardı; onun yalan olduğunu çırılçıplak ortaya koymak için... Bir tane sarhoş var ya, programa telefon edenler arasında, onun gerçeği gibi: “İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet değil, ben aldım” diyor, youtube’da var. İşte sana kaybeden... Biri çıkıp “Geçen gün Marx’la oturuyorduk, ya Karl dedim, sen bu zihniyetle devrim yaparsın ya, Rusya’yı bitirirsin valla, dedim”, diyor.

TOLGA ÖRNEK: Bir de bilginin özümsenmiş halini de görüyorsun programda. Bilgiyi almış, onu kullanıyor, dalga geçiyor, ters köşeden gol atıyor.

YİĞİT ÖZŞENER: Bu filmi iki türlü algılayabilirsin. Ya dersin ki “Burada çok ciddi bir humor var, çok zekice bir şey yapılıyor” ya da dersin ki, “Bu adamlar bir şeye bok atıyor.” İşte, bugün birçok kişi “bok atıyorlar” tepkisiyle yaklaşabilir filme, okumaya çalışmayabilir, o olursa kötü... İnsanların girişimci gücü, ataklığı gelişeceğine, savunma becerileri gelişir oldu çünkü. İnsanın benliğini daha çok etkileyecek bir şey olabilir mi ya? Devamlı, kazık acaba ne taraftan gelecek diye bir kollama hali...

NEJAT İŞLER: Savunma dediğin de agresif. Baştaki pozisyondaki adam da agresif. Borsacısı da agresif, borsada yaptığı hamle de agresif. Tavır olarak da mizaç olarak da agresifler yani... Filmi seyredenler neden kendilerinin de kaybeden olduğunu anlarsa eğer, ki anlar diye düşünüyorum ben, Yiğit’in, Mete’nin ağzından söylediği şeyde var o: “Biz sadece birbiriyle muhabbet etmeyi seven insanlarız.” En son ne zaman güzel bir muhabbet ettin, iki saat falan? O gitti. Biz ediyorduk ve edenleri de dinliyorduk ya, radyoda, şurda, burda... Muhabbet edenleri dinliyorduk. Bugün bağırarak konuşanlar kazandılar. Kendimizi duyamıyoruz, birbirimizi dinleyemiyoruz onların bağırtılarından... Yine de sessizlerin intikamı olacak bence.

AHU TÜRKPENÇE: Tıpkı Kaybedenler Kulübü gibi, bir şekilde insanlar yine üretip tepkilerini gösterecekler. Üretmeye çalışan, birilerini dürtmeye çalışan, uyan diyenler yine de olacak... Kim ne kadar uyanır onu bilemem ama vazgeçmeyen bir kesim hep olacak. Çünkü bu, bir yandan bilgiye dayalı ama bir yandan da öyle değil; duyguyla alakalı. Bir gün, bir an geldiğinde durup o boşluğu hissediyorsun. Bir eksiklik hissediyorsun, araştırıp öğreniyorsun... O insani duygular hiç yok olmayacağı için, illa ki tepki verenler de olacaktır.

NEJAT İŞLER: Ben bunu ilk filmim gibi hissediyorum. Çoğu işi, işimi iyi yapmak için yaptım. Bundaysa, anlatmak istedim... Film beni de anlatıyor çünkü. Hani hep şey derler ya, “Kendini oynamış!” Buna da hep kızılır ya hani... Bana bu işin üzerine biri derse ki “Kendini oynamışsın”, madalya bile takacağım. Hiç kızmayacağım, çok da sevineceğim. Çünkü 90’larda bana çok yardımı olan bir abim bir gün yakalamıştı beni; “Neco, mutlaka bizim hikayemizi anlat” diye... Budur işte...

TOLGA ÖRNEK: İlk kez bir filmle bir türlü vedalaşamadım. Klasik senaryo formatında değil. Serbest çağrışım gibi film. Tam bilemiyorum o yüzden. Bitiremedim filmi yani...

Fotoğrafların tümü için tıklayın.

ETİKETLER: KAYBEDENLER KULÜBÜ