15 Eylül 2014

Suzy Menkes, Londra Moda Haftasında: Üçüncü Gün

YAZI: SUZY MENKES

STELLA MCCARTNEY: YEŞİL HALI MEYDAN OKUMASI

Göz alıcı kıyafetleri içerisinde güzel genç kadınlar, kütüphanede sanatçılar onları çizerken poz veriyorlar. Defilenin geri kalan 13 görünüşü de geçici bir sahnenin üzerinde sergilendi.

Bu defile, Londra Kraliyet Enstitüsünün modada  sürdürülebilirlikle ilgili yaptığı defilelerden biriydi ve Stella da “Yeşil Halı Meydan Okuması” için kendi etik bakışını ortaya koydu.

Livia Firth’ün Eco-Age organizasyonu, ilk kez bir tasarımcıdan en yüksek çevreci standartları kullanarak geri dönüştürülebilir veya sürdürülebilir materyallerden bir koleksiyon hazırlamasını istedi. 

Stella “Bu benim en çok gurur duyduğum şey, böyle bir koleksiyonu hayatım boyunca hep oluşturmak istedim ve şimdi çok büyük bir adım attım.” diyor. Kullandığı kumaşların kendi stüdyosundaki kumaşlardan geri dönüştürüldüğünü belirtiyor. Oysa, bazı modaevleri ayrıcalıklı olmaya devam etmek için üretim fazlası kumaşlarını yakıyor veya çöpe atıyor.

Livia Firth girişimciliği, kırmızı halıya karşı oluşturdukları “yeşil halı” meydan okumasıyla sürdürülebilir modanın çelişkili olmadığını kanıtladı.

 

MARY KATRANTZOU: DÜNYANIN DOĞUŞU

Tasarladığı elbiselerin çıplak sırtlarında betimlediği tektonik plakalarla ve doğanın yeşilinden esinlenerek kullandığı dantellerle ilgili olarak “Hepsi 200 milyon yıl önce başladı!” diyor Mary.

Tasarımcı, 6 yıl önce dijital baskıları birbirine karıştırarak başladığı moda hayatında o tür desenlerden vazgeçeli çok oldu. Bu sefer volkanik kıvılcımlarla başlayan defile, diğer koleksiyonlardaki tarzından fersah fersah farklıydı.

Alexander Mcqueen’in “Drowned World” koleksiyonunu andırıyordu. Ancak, kıtalar ve okyanuslarda kendini gösteren tarih öncesi çağlar, korselere eklenmiş deniz canlıları, deniz yılanları ve mitolojik balıklar olarak şekillendirilen mücevherler, sarf edilen olağanüstü işçiliği yansıtarak çok yoğun bir atmosfer yaratıyordu.

Çatallanan işlemeler korseyi sararken, gri yeşili gölgeler daha parlak mercan ve deniz mavisine dönüşüyordu. Böylelikle defile, hem renk hem de doku ve kumaş bazında dünyanın doğuşuna şahitlik eden izleyicilerden büyük alkış aldı.

Mucizevi olan yanı da şuydu:  Koleksiyonun konsepti saçma bir tarzda değildi. Aksine, kısa elbiselerden bluzlardan, eteklerden ve pantolonlardan oluşan modern bir çizgisi vardı.

Denize batırılmış gibi ışıldayan dantelli straplez bir elbise veya klasik bir ceketin altında görülen çiçek desenli bir elbise de koleksiyonda yer alıyor. Sadece deniz mavisi rengi değil, aynı zamanda çiçekli süslemeler ve bir korsenin sanki deniz kabuğu gibi açılmış hali de yeni dünya düzenini simgeliyordu. 

Koleksiyonda, Mary’nin cesaretine ve “ Modern modanın kıyılarına ulaşmak için dalgaların üstünde gitmelisin” inanışına övgü mahiyetinde bir şiirsellik vardı. 

 

PAUL SMITH:

Tıpkı diğer terziler gibi, Paul Smith de düz çizgilerden hoşlanan bir adam. Tasarımcının defilesinde sportif modellerin vücutlarından ve yumuşak çantalardan başka herhangi kıvrımsal bir şey varsa bile ben kaçırmış olmalıyım. 

Koleksiyonun geri kalanı, çizgilerden, denizci tarzının ofise uyarlaması ceketler, etekler, ve elbiselerden, çizgilere katman kazandırmak için eklenmiş pilelerden oluşuyordu. Bütün bunlar, taze yaz görüntüsüne adapte edilmişti. En cesur tasarım, kırmızı, gök mavisi çizgilerden oluşan ve basen hattına uçuşan tüyler eklenmiş elbiseydi. 

Elbiseler, akıllıca tasarlanmış ve kullanımı rahat gözüküyordu. Ama bütün o çizgiler ve şeritler, ruhtan yoksundu. Sonra birdenbire, defilenin sonuna doğru, keskin kesimlere sahip beyaz bir gömlek gördüm. Keskinliği, belli belirsiz hatlara sahip mavi çiçeklerle yumuşatılmıştı. Aynı desen, koyu renk denizci eteğindeki pilelere de eklenmişti.

Bu keskinle yumuşaklığın beraber kullanımının güzel bir örneğiydi, ve koleksiyondaki diğer parçalarda da böyle olsaydı daha çok ilgi çekebilirdi. 

 

HAFTASONU İÇİN TOPSHOP UNIQUE:

Cara Delevingne ve ünlü kaşlarıyla başlayan Topshop defilesinde modelin annesi Pandora oturduğu yerden “Yürü kızım!” tarzında bir işaret yapıyor. Böylece, 21. Yüzyıl “Swinging London” tarzını en iyi yansıtan markanın da hissettirdiği duygu ortaya konulmuş oldu.

Philip Green’in küresel imparatorluğunda ucuz ve eğlenceli kıyafetler, program kağıdında yazdığına göre, “Haftasonu için yaşayan İngiliz gençliğinin kültürü”ydü. 

Sanki ucuz bir spor kulübüne aitmiş gibi logolara sahip olan tişörtler ve bomber montlar, tam da bir parti gecesinden sonra akşamüstüne doğru eve dönerken yapılan o tembelce yürüyüşe göre tasarlanmış gibiydi. Büyük çantalar, partinin ertesi günü işe giderken giyilecek olan düz ayakkabılar ve kıyafetler sığsın diye tasarlanmışa benziyordu.

Her ne kadar defilenin teması “Brighton plajı” olsa da bu anlamda bütün dikkat varla yok arası kısa elbiseler ve fırfırlı kız şortlarına verilmişti. “Fırfır”, koleksiyondaki hafif şifon elbiseleri tanımlamak için ideal bir sözcük. 

Serpiştirilmiş baskılar, şu anda Topshop vitrinlerinde yer alan dijital desenlere bir selam gibiydi. Ama diğer elbiseler, doğru aksesuarlarla beraber giyildiklerinde lüks moda partilerinde giyilebilecek kadar ince bir zevkle tasarlanmıştı. 

Topshop, kendisini ciddiye almıyor. Ama zeki bir kitle için eğlenceli bir moda anlayışı yaratmakta gerçekten başarılı. Daha da önemlisi, birçok ünlünün de dolabına girmeyi başarmış durumda. Game of Thrones’tan Sophie Turner, aktris Hailee Steinfeld, şarkıcı Ellie Goulding ve herkesin favorisi Alexa Chung gibi isimler, bu ünlülerin başında geliyor.

Sadece Londra’da bu kadar ucuza lüks modayı bulabilirsiniz, ve sadece Londra’da Topshop’la ve fiyatların ne kadar düşük olduğuyle ilgili övünmeleri duyabilirsiniz.

Koleksiyon, tam da başarmak istediğini başarıyor. 

 

MATTHEW WILLIAMSON:

Pembe tüyden yaprakları olan, yaldızlı gövdelere sahip minyatür palmiye ağaçları, defilenin arka fonunu oluşturuyordu. Ortam, gösterişli, renkli ve kelimenin her anlamıyla sıcaktı.

Fakat, tasarımcının gençliğindeki Ibiza aşığı günlerinde tasarladığı cinsellikle bağdaştırılabilecek kıyafetlere göre, koleksiyon bu sefer daha zekiceydi.  Bazı bluzlarda göbeğin belli kısımları hafifçe açıkta bırakılmıştı. Mankenler yün halının üzerinde yürüdükçe, gece elbiselerinin fırfırlarının arasından bacakları belli belirsiz görünüyordu. 

Önceki koleksiyonlarda, pullar ve payetler çok fazla kullanılmıştı. 2015 Yaz sezonundaysa, yine parıltılar vardı ama kontrol altındaydılar. Baskı anlamında tekrar palmiye yaprakları ya da daha çok sportif parçalarda kullanılan gösterişli amber çiçeği kullanılmıştı.

Defilenin programında, David Bailey’in çektiği 1970 yıllarına ait manken fotoğraflarından ilham alındığı ve “rahat gösteriş”in simgelendiği yazılmıştı. Ama koleksiyon, bugünün rahat görüntüsüne göre fazla “olmuş” gözüküyordu. 

 

MARIOS SCHWAB:

Marios Schwab koleksiyonunun temeli, insan vücudur. Geçmişte, insan iskeletini detaylı bir şekilde ortaya koyduğu koleksiyonlar da tasarlamıştır. 

Ama bu sezon, defile vücut iskeletinin hafif bir yorumuydu. Önceki sezonda kıyafetler, kil ve macun renklerinde, yağmurluk veya elbise gibi gardıroba uygun kıyafetlerdi. Genel olarak omuzları kesilip yerine şeffaf materyaller eklenmiş gömlekler ve eteklerden oluşuyordu.

Bu transparan etki, daha sonra vücudu hafifçe örten illüzyonlu şık elbiselerde de kullanılmış. 

Belki de tasarımcının düşünce süreçlerinde en ilgi çekeni Herculaneum şehrindeki volkanik harabelerden esinlendiğini belirttiği parçalı baskılardı. Son derece “giyilebilir” gözüküyorlardı.

Sanatsal ilhamın sırrı, izleyicinin kaynağı anlaması değil, duygu titreşimini hissetmesidir. Bir koleksiyonda bu kadar düşüncenin sıkıştırılıp bir araya getirilmesinden çok etkilendim.Marios hem derin düşünce ve geniş hayal gücü konseptine bağlı kalmış, hem de kıyafetlerin giyilemeyecek kadar kavramsal olmaması gerektiğini unutmamış. Ona dair en çok hayran kaldığım şey buydu. 

 

RICHARD NICOLL:

Richard Nicoll, az ve öz tarzıyla bilinir. Onun Cerruti tasarım stüdyosuna girip kendi markasını yaratmasının sebebi budur. Bu sezonun odak noktasının gömlekler ve yumuşak sportif giyim olması onun için büyük bir fırsat olmalıydı.

Ama Nicoll tasarımları, akıcı, makaron pastelliğinde renklerle farklı bir yöne gitti. 

Defile, gümüş yaldızlı pırıl pırıl sade elbiselerle güzel başlamıştı aslında. Fakat garip bir şekilde, Nicoll sanki Peter Pan’den Tinker Bell’le ortaklık kurmuş gibiydi. Görünüşe göre, o geveze peri bütün koleksiyona büyü yapmış.

Yanardöner bir “bomber” montuyla parlak lila renklerinde sportif üstler ve şortlar, puantiyeli bir kadın içliğinin üzerine geçirilmiş turkuvaz şifon bir elbise, yanlardan açılan ve keskin kesime sahip tulum defilede gösterildi. 

Öte yandan, defile sanki Nicoll Alis Harikalar Diyarı’ndan bir yudum iksir içmiş gibi hissettiriyordu çünkü çok basit olan örgülü kıyafet görüntüsünü bile açık saçık hale getirerek bir hataya dönüştürmüştü. 

Bu kadar büyük bir değişimi sindirebildiğimde, aynı tarz şortla eşleşen puantiyeli ceket gibi güzel parçalar olduğunu da fark ettim.

Ama bir markanın belirli bir şeyi temsil etmesi ve onun arkasında durması gereken moda dünyasında, tarzda bu kadar büyük bir değişime gitmek oynanması son derece tehlikeli bir oyundur. 

 

Çeviren: Kardelen Berfin Kobyaoğlu

 

ETİKETLER: PAUL SMİTH , SUZY MENKES , MATTHEW WİLLİAMSON , STELLA MCCARTNEY , TOPSHOP UNİQUE , MARY KATRANTZOU , RİCHARD NİCOLL