25 Şubat 2015

Londra Moda Haftası: İkinci Gün

YAZI: SUZY MENKES

GARETH PUGH: KARANLIKLAR PRENSİ 
 
Ateş titreşir, kan dolaşımımız hızlanırken, ortaçağ figürleri baştan aşağı siyahlar içinde yürüyordu: Gareth Pugh Paris'ten Londra'ya dramatik bir dönüş yaptı ve bizim için de modanın karanlıklar prensinin işteki 10. yılını kutlamaya vesile oldu.  
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Arkadaki Bill Viola tarzı videoda, saçını büyük makaslarla kesen ve kendisini bir Saint George haçıyla beraber kanla kutsayan bir modeli ateş kendi içine çekmeye çalışıyordu. Filmin yönetmeni Pugh'ın devamlı ortak işler yaptığı sanatçı Ruth Hogben'di. Video, defilenin ana hatlarını oluşturan Britanya'nın soylu figürleri hikayesine eşlik ediyordu. 
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Bu Gotik havanın ve kasvetin içinde, mankenler, tasarımcıyı sağlam kılan keskin hatlara sahip kıyafetler içinde güçlü kadınlar olarak sahneye çıktılar. Ceketler ve elbiseler, kumaşlar ile pipetsi yapıların sanatsal bir çalışması sonucu ortaya çıkmıştı. Tasarımcının açıkladığına göre o plastik içme pipetleri, kıvrımlı bir elbisenin veya kürklü ceketlerin yüzeylerinde farklı bir süsleme yaratmak amacıyla kullanılmış. Aslında Gareth'in iyi bir mizah anlayışı vardır, keşke ona bu elbiselerin uçakta hafif yolculuk etmek isteyenler için biçilmiş kaftan olduğunu söyleseydim! 
 
Başlarına taktıkları mitolojik başlıklarla Boudica'nın savaşçılarına benzeyen mankenlerle, defile çok kesin hatlara sahipti; mükemmel tasarlanmış ve dramatik bir şekilde podyumda sahnelenmişti. Defileye karşı bir empati hissedebildim, ve elbette Pugh'a karşı da sempati... 
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Güçlü kadınlar için çekici tasarımları ve kıyafetlerinin özel kaynaklardan yapılmış üstün kalıp teknikleriyle, Pugh Alexander McQueen'in gölgesi altında görülecek gibi. İşte şimdi de Alexander McQueen'e adanmış sergi "The Savage Beauty"nin düzenlendiği
Victoria ve Albert müzesinde defile yapıyor. 
 
Ama Pugh'ın vizyonu McQueen'inkine göre daha pozitif ve iyimser kalıyor. Her yerde gördüğümüz puf montları bile, yetenekli kesim tekniğiyle etkileyici hale getirmeyi başarmış. Ve Pugh, her iki tasarımcı da karanlık tarafta savaşıyor gibi gözükse bile, McQueen'in gölgesinde görülmemeli. 
 
SIMONE ROCHA: HAYALPEREST, ÖZGÜN VE SANATSAL 
 
Bir kilise atmosferi içinde, koyu renk kadifeler, lekeli cam penceler ve yoğun dokularıyla, Simone Rocha defilesi hem kumaş, hem renk hem de taşıdığı ruh açısından zengindi. 
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Defilenin ilham kaynağı Louise Bourgeois ve onun "Maman" adında çelik ve mermerden yapılmış koca örümcek heykeliydi.Tasarımcı "Ayrıca onun buradaki kilim işlemeli işlerini de seviyorum" diyerek defilenin yapıldığı Guildhall'daki tarihsel odalara gönderme yaptı. 
 
Sonuç olarak çok yoğun bir koleksiyonla karşı karşıyayız. İlk çıkan kısa, kıvrımlı kadife elbiseler yerlerini brokar, devore ve yaldızlı kumaşlara bıraktıkları için biraz da gizemli bir havası vardı defilenin. 
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Arada sırada şifonlarla verilen dekolte etkisi, ayakkabılarda da şeffaf topuklar aracılığıyla kendisini yansıtıyor.  
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Sonra, nihayet, renkler sahneye çıktı; siyah üzerinde açılan gülleri, ekoseler, damalar ve şifon ile tül kumaşlardan oluşturulmuş şirin pembelikler izledi, mankenlere ise bol bol sentetik saç takılmıştı. Finalde, bordo kilim desenli elbiseler ve özel dikim pelerinler gördük. 
 
Sanki Simone'nin söylemek istediği derin bir şeyler olduğu hissine kapıldım, ancak bunu kelimelerle başaramazmış da sadece kıyafetlerle ifade edebilirmiş gibiydi...  
 
Önceki koleksiyonlarında tasarımcının İrlanda'da geçen çocukluğuna veya babasından gelen Asya köklerine dair izleri görmek çok kolay olurdu. Sonbahar/Kış 2015 sezonundaysa, kıyafetler daha az masumiyet içeriyordu, ayrıca daha fazla tarihi ve dini öğe vardı. 
 
Ancak, Simone'nin esas gücü iplikleri eline aldığında onları kendi eşsiz tarzını yarattığı kıyafetlere dönüştürebilen yaratıcı geni. Bu çok özel ve kişisel vizyon, onun işlerini özgün kılarken aynı zamanda tasarladığı kıyafetlerin giyilebilir ve çekici olmasını da sağlıyor. 
 
JW ANDERSON: BERLİN ÇILGINLIĞI 
 
1980 tarihi civarında Berlin atmosferi; çok yoksul bir şehir, ancak alt kültürler, rave partileri ve ucuz kıyafetler açısından çok zengin... 
J.W. Anderson defilesinin sonunda, 80'ler grubu The Human League de sahneden ayrılınca Jonathan Anderson "Özet olarak defile, parti kızlarının eğlenmeleriyle ilgili," diyor.  
 
 
Akıllı telefonları ellerinde seyirciler arasındaki dar yoldan, bilek kısmında bir çiçek bulunan parlak plastik çizmeleriyle mankenler yürümeye başladılar. Bu çizmelere, uzun bir monttan havalı yaldızlı üstlere veya parıltılı turkuaz bir eteğe kadar birçok farklı kıyafet eşlik etti. Defile, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından önceki ucuz ve zor hayatın cazibesini cesur bir şekilde yansıttı. 
 
 
Tabii bir istisnayla: Bu kıyafetler hiç de ucuz değil. Sahne arkasında, karides pembesi özel dikim ceketin kumaşının kaşmir olduğunu, üzerinde "Naples" ve "Mount Vesuvius" gibi sözcüklerin yazdığı o bol sweatlerin detaylı kakma işlemelere sahip olduğunu, o renkli sweater'ın da güzel lüks bir zanaatkarlığın sonucu olduğunu fark ettim. 
 
 
Kaliteli kıyafetlerin, fakirlik etkisi taşıması üzerine ne düşünüyoruz? 80'lerden beri böyle bir tarz var, örnek olarak Rei Kawakubo'nun yırtık kıyafetleri ve John Galliano'nun hobo iplikleri verilebilir. 
 
 
Ancak Kuzey İrlanda'dan bu havalı tasarımcının, erkek giyiminde toplumsal cinsiyete farklı bakış açıları sunmasının ve yüksek teknoloji kumaşlar kullanmasının ardından zengin kıyafetleri "fakir" göstermesi çok uygun olmamış. 
 
Jonathan, LMVH şemsiyesi altındaki İspanyol deri markası  Loewe'ye geçerek ve orada büyük bir etki yaratarak büyükler ligine geçti bile. 
 
O zaman neden markasını sade ve ucuz göstermeyi bırakıp, sadece fiyatları biraz aza çekmesin? Bu Berlin underground kıyafetlerinin, bugünün moda dünyasındaki rave particileri tarafından farklı farklı kombinasyonlarla giyildiğini görmek eğlenceli olurdu.  
 
FAUSTINE STEINMETZ: DAMLA ETKİSİ 
 
Bir kot pantolonun üzerine damlatılmış mavi boya sarmalları, ama Faustine Steinmetz bu desenleri basit bir boyayla değil, yağlı boya ve silikonla oluşturmuş. 
 
Zaten yapılanlarla değil, en başından başlayarak sıradan olanı çekici olana çevirmek, ve kendi dokuma tezgahında çalışmak, tasarımcının fikri buydu. 
 
 
Faustine, "Tasarımlarım, hızlı ve yavaş moda arasında bağ kurmak açısından öncül" diyor. Banal olanı özel olana çevirme fikrini, kot pantolonlarda, dikkatlice tek tek boyanmış çizgili  desenlerde, kahverengi kağıt bir çanta gibi gözüken şeyin bakır ve suni ipek el örgüsü olmasında görüyoruz. Sonda da sürpriz olarak, kendi sahte logosuyla oluşturduğu esprili spor kıyafetleri görüyoruz. The
Opening Ceremony mağazası alıcı olarak çoktan kıyafetlere talip. 
 
 
Moda dünyasında, savurgan dünyamızla ilgili gizli bir mesaj içeren bir konsept görmek çok sık yaşadığımız bir şey değil. 
 
HOLLY FULTON: YÜZYILLARIN STİLİ
 
Hadi sanki 19 yaşındaymışız gibi partileyelim: 20'lerden çıkıp gelmiş Flapper tarzı kadın suratları elbiselerin üzerine basılmış, 60'lardan bir kedi deseni, 70'lerden Art Deco'nun Biba tarafından yenilenmiş hali, 80'lerden ne olduğu belirsiz bir televizyon programı. Holly Fulton'ın referans listesinin hepsini saymalı mıyım? 
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Londra'daki Sonbahar/Kış 2015 sezonu için tasarımcının tek söylemesi gereken şey "Parti kızları" aslında. Kristale olan tutkusunu zirveye taşıması, gösterişli baskıları çiçek desenleriyle yumuşatması ve dar kısa elbiselere yumuşak ceketler eklemesi açısından Holly'e yüksek not! En iyi görüntü: Dar pantolonun üstündeki sofistike şifon. 
 
LUCAS NASCIMENTO: BENİ RİO'YA UÇUR 
 
Üstlerindeki çiçeklerin koleksiyon boyunca gittikçe daha büyük ve belirgin hale geldiği büyük sweater'larda tasarımcının memleketi Brezilya'nın sıcak ve çarpıcı esintisi hissediliyordu. Çiçekler sadece sweater'larda değil; defilenin yıldızı haline gelen, ince, örgü, üste oturan ve bileğe kadar uzanan elbiselerde de görülüyordu. Diğer göze çarpanlar renk ve dokuydu: kızılın tonları, mor, zeytin yeşili; ve yumuşak deriyle zıtlık oluşturan tüylü yünler. 
 
Fotoğraf: Indigital 
 
SIBLING: OYUNBAZ VE TATLI 
 
Sibling'ten aldığım ilk izlenim Chanel'in daha seksi hali olmasıydı, tasarımcı üçlü normalde yaptıkları gibi çılgın ve yünlü örgülere yer vermekten bu sefer kaçınmışlar .  
 
Fotoğraf: Indigital 
 
Pembe, takımlar ve püsküllü ceketler için sık sık başvurulan renkti. Bu renk paletine bir de turuncu eklenince, daha renkli ve günlük giyim tarzında kıyafetler ortaya çıkmış, özellikle etrafta bolca gördüğümüz part kıyafetleriyle kıyasladığımızda. Blondie'nin
 
1980'lerden ünlü şarkısı "Call me" sözleri o zamanları eğlenceli ve giyilebilir kılacak bir şekilde bir sweater'ın üzerine işlenmişti,  
 
Fotoğraf: Indigital 
 
NOM DE MODE: LONDRA SOKAKLARINDA MİHRACE KADINLARI 
 
Londra'da ırkların ve etnik kökenlerin karışımıyla ortaya çıkarılan koleksiyonlar çok ilginç oluyor.  
İkiz kız kardeşler Hardeep ve Mandeep Chohan "Biz Hintliyiz ama Londra'da doğduk," diyorlar. Özel dikim modern tasarımları, Hindistan'la ilişkilendirilmiş aşırı süslü sari desenlerinden çok uzaktı.  
 
Bu kozmopolitan hissi arttırmak için markaya Fransızca bir isim verilmiş: Nom de Mode. Ancak yine de renklerin derinliğinde ve kumaşların kalitesinde Kuzey Hindistan'ın izlerini sürmek mümkün. 
 
Çeviri: Kardelen Berfin Kobyaoğlu
 

ETİKETLER: SUZY MENKES , NOM DE MODE , SIBLING , LUCAS NASCIMENTO , HOLLY FULTON , FAUSTINE STEINMETZ , SIMONE ROCHA , GARETH PUGH , MODA , DEFİLE , MODEL , ÜNLÜ STİLİ