16 Mart 2015

Vahşi Güzellik!

YAZI: SUZY MENKES

 
Fotoğraf: Tim Walker  
 
Alexander McQueen'le ilk kez Londra'nın Doğu Yakası'ndaki küçük bir odada tanışmıştım. Odada kumaş parçaları ve birbirine karışmış iplikler neredeyse ayak bileklerimizin yüksekliğine gelecek kadar yerlerde birikmişti, ancak Savile Row'da eğitim görmüş 24 yaşındaki bu tasarımcı hummalı bir şekilde bir ceketin omuzları üzerinde çalışıyordu. İkinci kez karşılaşmamız, 1993'te Chelsea'daki King's Road Bluebird Garage'ın podyum arkasında oldu, tasarımcı hıçkırarak ağlarken "Mahvettim, mahvettim." diyordu. Ağlamasının sebebi, sahnede, düşük bel pantolonunu aşağı doğru iyice çekerek "arka kısmını" gözler önüne serdiği o hareketiydi.  
 
 
Ancak erojen bir bölge olan pelvise odaklanan o görüntü, hip-hop'tan üniversiteli çocuklara kadar her yere yayıldı ve 90'ların sokak modası haline geldi. McQueen, 2009'da "Odaklandığım vücut noktaları, ilham kaynaklarıma, koleksiyonun göndermelerine ve bu göndermelerin ne gerektirdiğine bağlı olarak değişiyor." dedi.  
 
Bu saf, çılgın ve yaratıcı insanı son görüşüm 2009 yılında oldu, bir elinde yarı toynak yarı platform topuk gibi görünen hayvan temalı bir ayakkabı tutuyordu. "Plato's Atlantis" (Platon'un Atlantis'i) diye adlandırılmış defilede, mankenler bu ayakkabıları giyerek, bol desenli elbiseleri sergilediler.  
 
Bir sonraki sezon, McQueen evinde kendisini asarak intihar etmişti, kendisiyle beraber 20. yüzyılın son 10 yılını etkisi altına alan o İngiliz sanatkar enerjisini de alıp götürmüştü. Victoria and Albert müzesinin düzenlediği "Alexander McQueen: Savage Beauty" sergisinin amacı, küratörü Claire Wilcox'ın söylediğine göre, işte modanın bu coşkulu zamanlarını hatırlatmak ve onun söylemiyle "Zanaatkarlığını, yarattığı manzaraları, çok katmanlı referanslarını, teatralliğini, ve tasarımcının yaşam boyu yaptığı işin bir değerlendirmesini" ortaya koymak.  
 
Savage Beauty, 2011'de New York Metropolitan Müzesi'nde düzenlendiğinde, katılım sayısından dolayı tarihin moda sergisi rekorunu kırmıştı.  Londra sergisi, V&A müzesinin iç içe geçen 3 sergi alanını kaplayarak, bir öncekine benzer bir şekilde yüksek bir katılıma ev sahipliği yapacak.
 
 
Tamam, orijinal ve yetenekli ama bir moda tasarımcısı, iki tane müze sergisine ve bu kadar büyük sergi alanlarına sahip olacak ne yapmıştır? Wilcox'a göre, McQueen'in memleketi ve Viktoryen çağından dolayı da en temel ilham kaynaklarından biri olan Londra'da düzenlenecek sergi, aslında New York'takinin bir devamı niteliğinde.
 
McQueen'in podyumda kullandığı iskeletlerden, protezlere kadar birçok şeyi barındıran "Tuhaf şeyler odası" bu sergide de olacak. Bu konsepti oluşturan kişi Kreatif Direktör Sam Gainsbury, "Küçük odada aynısını oluşturduğumuz bir çok 'look' var ve çoğu da kumaşlardan yapılmış değil." diyor ve ekliyor: "Metal, deri, cam, tüyler, kirpi omurgası gibi birçok malzeme kullanmış, bütün bunlar onun işini oldukça fetişist kılıyor." 
 
 
Doğayla beraber, yeni milenyumda teknolojiye büyük bir ilgi duymaya başladı. Bahar/Yaz 2010 koleksiyonu "Plato'a Atlantis"e gelindiğinde, bütün defile fotoğrafçı Nick Knight'ın SHOWstudio'su aracılığıyla canlı yayınlanmış ve ayrıca kıyafetlerin kendilerinde gözlerimizi yuvalarından fırlatan 3 boyutlu sürüngen desenleri yaratılmıştı. McQueen'in dijital konseptlerinden en dramatik olanı 2006'daki defilesinin finalinde Kate Moss'un hologramını sahneye yansıtmasıydı. 
 
Bu yüksek teknoloji öğeleri, Viktoryen Londra ve İskoçya göndermeleriyle bir kontrast yaratıyordu. Kışkırtıcı McQueen'le ilgili anlamak gereken en önemli şeylerden biri de, çağının sanatçılarıyla ne kadar yakın bir ilişki içinde olduğu. Karizmatik bir hikaye anlatıcısı olmasının yanı sıra, görsel hayal gücü de çok zengindi. 
 
 
Podyumda agresiflikle hafif ve nazik olanı birbirine karıştırırdı, örneğin mankenlerini bir senatoryumda yatan hastalara dönüştürür, şeffaf duvarları tırmalamalarını sağlardı. Figürlerinde, rafyalar, devekuşu tüyleri veya midye kabukları kullanırdı. Ortaya çıkan etki, bir moda duruşundan ziyade, sanatsal bir ifade biçimiydi.   
 
"Nazik elbiselerinde ve şık terziliğinde, hayatı boyunca doğanın özünden gelen yırtıcılığı yansıtmıştır. Hatta ölümünde bile. "
 
Savile Row'da terzilik ve kesim üzerine eğitim almasına rağmen kariyerinin sonuna kadar bilhassa garip ve çılgın olanı keskin kesim teknikleriyle aktarmıştır.  Öncelikle, kullandığı materyaller kışkırtıcıdır. Bir elbise, sadece horoz tüyüyle yapılmış olabilir mesela (Kuşlar, onun en sevdiği fetişidir.) Bahar/Yaz 2001 koleksiyonunda beraber çalıştığı mücevher tasarımcısı Shaun Leane'nin yarattığı kolyelerde kullanılan malzemeler, dallar ve buruşmuş yaprakları temsil eder. "Overlook" koleksiyonundaysa, Stanley Kubrick'in 1980 yapımı "The Shining" (Cinnet) filminden esinlenmiştir, Leane bu koleksiyon için de Afrika'nın kabilelerinden ve güçlü kadınlardan esinlendiği bir alüminyum korse tasarlamıştır. 
 
 
Tasarımcının, Givenchy'de kreatif direktör olarak çalıştığı 1996-2001 yıllarında erkek modellerin sırtlarına kartal kanatları taktığı zamanları gözümün önüne getirebiliyorum. Hatırlıyorum da bütün o siyah buruşmuş tüyler ve vahşi gagalar ve pençelerle ölü kuşlara da çok gönderme yapardı, ve bu öyle bir atmosfer yaratırdı ki kıyafetler Viktoryen çağın mütevazı ve narin tarafını ima eden bir görünüm kazanırdı. O çağ, McQueen'e aynı zamanda, seri katil Jack the Ripper'a odaklanmasıyla sonuçlanacak karanlığın kıyısına kadar gidecek ilhamı da vermiş olabilir. Jack the Ripper, genç tasarımcının 1992'de Central Saint Martins'i terk etmeden önceki mezuniyet koleksiyonunun ana temasıydı. 
 
Fotoğraf: Gary Wallis 
 
McQueen'in çalışmaları, formaldehitte tuttuğu ölü köpekbalığı 90'ların sanat ikonu haline gelmiş Damien Hirst'inkine ürperti verecek kadar çok benzer. McQueen YBA (Young British Artists) grubundan daha birçok kişiyle yakındır, bu kişiler galeri sahibi Charles Saatchi tarafından teşvik edilmektedirler. Alexander McQueen ve Saint Martins'ten arkadaşları da moda bağlamında bu gruba dahildi. Hirst, Tracey Emin, Jake ve Dinos Chapman kardeşler McQueen'le aynı sanatsal anlayışa sahip olmakla kalmıyorlardı, aynı zamanda onun arkadaşlarıydılar. Ya da McQueen onların çalışmalarını satın aldıktan sonra arkadaş olmuşlardı.  
 
YBA'ların ve düzenledikleri Brilliant ile Sensation sergilerinin amacı kasıtlı olarak şok etmekti, bu açıdan moda tasarımcısının bakış açısıyla çok uyumluydular. Onların hepsi, Wilcox'un da dediği gibi sensation (hissetme) kuşağıydı. McQueen'de, video sanatçısı Bill Viola'nın ruhunu bile görebiliyorum. Bana göre, Bill Viola'nın yarattığı şok etkisinin aynısı, McQueen'in 1999'daki defilesinde podyumda iki robot  Shalom Harlow'un  üzerindeki elbiseyi spreyle boyayınca da hissedilmişti.
 
 
Bazı özel durumlarda, sanatçılar ve tasarımcı aynı çizgide ilerlemişti, Hirst'in elmaslarla kaplanmış iskeletini sergilediği sıralarda McQueen de ipek eşarplarda, yüzüklerde, bileziklerde ve clutch çantalarda iskelet desenleri kullanmıştı. Son erkek giyimi defilesinde bütün kıyafetlerde desen olarak iskeletler bulunuyordu.  
 
Moda tasarımcıları ve sanatçılar arasındaki ilişkiler karmaşıktır. Geçmişte birçok ortak çalışma gördük, Elsa Schiaparelli ile sürealist Salvador Dali, Christian Dior ile illüstratör ve sahne tasarımcısı Christian Bérard... Yves Saint Laurent'in koleksiyonları da sanatsal göndermeler açısından zengin olurdu. Kurumsal bir kimliğe sahip Louiis Vuitton, 2003 yılında Marc Jacobs ve Takashi Murakami arasında sanatsal bir ortaklık kurmuştu. Marc Jacobs'ın diğer projeleri arasında 2007'de Richard Prince'le, 2012'de ünlü puantiyeleriyle Yayoi Kusama arasında kurduğu iş birlikleri var. 
 
"Sanatsallıkla beraber, şovmenlik de giriyor işin içine. O döneme baktığımızda, McQueen ve John Galliano arasında en karmaşık ve ayrıntılı hikayeyi oluşturma yarışı olduğunu görüyoruz. " 
 
McQueen'in defilelerinde sanatı yansıtması çok daha güçlü ve vahşiydi, tıpkı barbar ilkelliği hatırlatan tüyleri sık sık kullanması gibi. Sanatsallıkla beraber, şovmenlik de giriyor işin içine. O döneme baktığımızda, McQueen ve John Galliano arasında en karmaşık ve ayrıntılı hikayeyi oluşturma yarışı olduğunu görüyoruz. Her iki tasarımcı da LMVH'nin desteğiyle Paris'te, Givenchy'de çalıştı. John Galliano, Christian Dior'a geçtiği sırada McQueen Givenchy'e yeni katılmıştı. Daha sonra Tom Ford ve iş ortağı Domenico de Sole, McQueen'i tekrar Londra'ya geri döndürmek için bugün Kering olarak bilinen Gucci Grubu'nda çalışmaya teşvik ettiler.  
 
Fotoğraf: Marc Hom/Trunk Archive 
 
McQueen kendisini çoğunlukla romantik olarak tanımlardı. Sağ kolunda, Shakespeare'in "Bir Yaz Gecesi Rüyası"ndan alınmış şu dizeler vardı: "Love looks not with the eyes but with the mind." (Aşk gözle değil ruhla görülür.) Piyasaya sürdüğü ilk parfümü "Kingdom", Harvardlı profesör  ve Pulitzer ödülü sahibi Jorie Graham'in bir şiirinden "Pierce my heart again" sözcüklerini taşıyordu. Bir kitap kurduydu, Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" gibi klasikleri silip süpürmüştü. Bir film tutkunuydu, Stanley Kubrick'in Cinnet'ini, James Cameron'ın Avatar'ını podyumlara taşımıştı. Annesi Joyce'un tarihe ilgisi, onun kendi ailesinin geçmişine hayranlık duymasını sağlamıştı. Bu ilham kaynakları, McQueen'in defilelerine derin anlamlar içeren isimler koymasını, ön sıra izleyicilerinin eline verilen sade zarfların içinde tasarımcının güzel bir dille yazılmış düşüncelerini ve hayallerini okuyabilmemizi sağladı.  
 
 
Bu tür katmanlı referanslarının en iyi örneği 2007 yaz koleksiyonu "Sarabende"ydi. Kubrick'in Barry Lyndon'ından, 20. yüzyılın ilham perisi Marchesa Casati'den, Visconti'nin 1971 yapımı "Venedik'te Ölüm"ünden esinlenmişti. "Bir insanın karanlık yönüne ilgi duymayı, sert değil aksine romantik buluyorum."  
 
Fotoğraf: FirstVIEW 
 
McQueen'in yaşasaydı bu yıllarda nasıl işler çıkarabileceği üzerine tartışmakta zorluk çekebiliriz. Anacadde akımı, modayı herkes için ulaşılabilir kılmış ve modada "normallik" yükselen bir konsept haline gelmiş durumda çünkü.  
 
 
Erken ölümü, 40 yaşındaki Alexander McQueen'i moda tarihinin bir parçası haline getirdi, tıpkı Central Saint Martins'te McQueen gibi birçok kişiye eğitim vermiş Profesör Louise Wilson gibi. Öğrencilerinde en iyiyi ve en yüksek potansiyeli ortaya çıkarmak için, sert davranmaktan kaçınmayan bir öğretmendi. Louise, McQueen hakkında "Lee'nin ufuk açıcı defileleri tüylerimi diken diken edecek kadar etkileyiciydi, ve bu tür defileler pek fazla görülmüyor." derdi. Tasarımcı, her zaman işinin içine gömülmüş olurdu, sanki bizim bu kirli ve çirkin dünyamız üzerindeki vaktinin kısıtlı olduğunu bilirmiş gibi... Bu çorak topraklara çiçekler dikmek gerektiğini bildiği için çok çalıştı.
 
 
Suzy Menkes'in yazısını V&A dergisinin 2015 bahar sayısında okuyabilirsiniz. "Alexander McQueen: Savage Beauty" sergisi 14 Mart-2 Ağustos tarihleri arasında. Swarovski ortaklığıyla, American Express sponsorluğunda, MAC Kozmetik ve Samsungis'e özel teşekkürlerle. 
 
Çeviri: Kardelen Berfin Kobyaoğlu
 

 

ETİKETLER: SUZY MENKES , ALEXANDER MCQUEEN , MODA , ÜNLÜ STİLİ , SAVAGE BEAUTY