22 Eylül 2014

Suzy Menkes New York Moda Haftası’nda: Beşinci Gün

YAZI: SUZY MENKES

OSCAR BU SEZON ÇİÇEKLERLE KONUŞUYOR

 “Çiçekler, canlılığı temsil ediyorlar o yüzden onları buraya taşıdım,” diyor Oscar de la Renta podyumun arkasını süsleyen yeşilli pembeli çiçek kümesini kastederek. 

Yazın sevimli kıyafetler giyme düşüncesi bir klişe gibi görünebilir ancak bu olağanüstü ustalıkla yapıldığında durum farklı oluyor; pembe açelya desenleri, çizgili ve pamuklu kumaştan elbiseler, dantel detaylı etekler… Bazı etek ve elbiseler uzun adımlar atılabilinsin diye arkası uzun önü kısa şekilde tasarlanmış. 

Podyumda ilk sırada çıkan tasarımlar sandaletler ile tanıtıldı; bu hareketle Oscar yeni bir jenerasyona göz kırpıyormuş gibiydi. 

Ancak tasarımcı bunu düşünmemiş olsaydı en sevdiği müşterileri alkış tufanı içinde ayağa fırlamazdı. Bu elbiselerin altına sandalet giyilebileceği gibi pekala şık ve sofistike bir elbise de gümüş rengi lale desenleriyle süslenebilirdi. Bu defilede pamuk kadar hafif, çiçek desenleriyle bezenmiş kürkler bile vardı. 

Oscar bu işin tekniğini; bir kumaşı şekle sokarken diğerine nasıl can katacağını çok iyi biliyor. Renta bebek mavisinden çim yeşiline, ton geçişleri konusunda gerçek bir uzman. 

Belki de tasarımcının en büyük yeteneği, aptalca ve abartılı gözükmeyen feminenliği yaratmak. 

Koleksiyonda, organza ve kalın file üzerine işlenmiş çiçekler öne çıkıyordu ama tamamen beyaz, uzun dantel elbise de aynı ölçüde güzeldi. Bazı eteklerde, düz bir kumaşın üzerine alttaki parçadan daha uzun olacak şekilde dize kadar uzanmış dantel giydirme ile bacakların üzerinde adeta sisli bir bulut dolaşıyormuş hissi yaratılmıştı.

Dünya üzerinde haute couture yapmak için eğitilmiş çok az tasarımcı var. Özellikle Amerika’da,  bu tasarımcıların nesli tükeniyor. Oscar, uzun süre daha, zarif ve saygı gören kadın profilini çizen sakin ve zevkli tasarımlarıyla lüks moda dünyasında hüküm sürmeye devam edebilir. 

 

NARCISO RODRIGUEZ:

Narciso Rodriguez, modern şıklığı ince bir zekanın ürünü olan detaylarla birleştiren çarpıcı koleksiyonu için “Spor ama aynı zamanda seksi!” dedi. 

Vücut kıvrımlarını öne çıkarmayı ve kumaşları geometrik açılarla kesmeyi seven tasarımcı, şimdiye kadar tasarımlarında her zaman minimalist bir tavır sergiledi. Ancak bu defilede ana mesajını bozmadan daha geniş bir koleksiyona imza attığını görüyoruz. 

Bu koleksiyonu kısa beyaz elbiseler, rahat adımlar atmanıza olanak sağlayacak bol etekler, göğüs kısmında renklenen ve hareketlenen elbiseler olarak tanımlayabiliriz. Açıklığı ve şıklığı birleştirmek için elbiselerin göğüs kısmına derin kesim veren tasarımcı, üst kısmı belde keserek ve tezat renkler kullanarak bunu ön plana çıkarmış, aynı zamanda pamuklu eteklerin üzerine daha kapalı ama bir tarafı rüzgârda kıvrılmış gibi duran bir parçayla hareketlendirmeyi tercih etmiş. 

Düz çizgileri kullanmaktan vazgeçen tasarımcı, bunu tasarımların sırt kısımlarında çapraz çizgiler kullanmak ya da bir araya getirilmesi beklenmeyen kahve, pembe ve pas rengini bir araya getirmek gibi farklılıklar yaparak göstermiş. Koleksiyonun renk paletine baktığımızda, uçuk pembe ve eflatun gibi renkler son derece sade olan siyah ve beyaz renkleriyle ustaca kullanılmış. 

Bazı tasarımcılar modada geometriyi destekliyormuş gibi görünüyorlar ama burada yaptığı işi çok basitmiş gibi gösterebilen, usta bir matematikçi gibi çalışan tasarımcı duruyor. Sanki bir vücudun üzerine pergel ve gönyeyi koyuyor da parçaları orada birbirine eşleştiriyor gibi. 

Bütün bunlar bir araya gelince Narciso’nun modern ruhuna sadık, formu öne çıkaran şık kıyafetler arayışında olan kadınlar için ideal dikkat çekici bir koleksiyon ortaya çıkmış. 

 

MARC BY MARC JACOBS:

Bu defile beni hipnotize etti ancak iyi anlamda değil! Marc by Marc Jacobs showu boyunca çok aşırı yüksek sesle Johann Strauss’ın Blue Danube şarkısı çalındı. Bin desibeldeki müzik sesi yüzünden patlamak üzere olan kulaklarımı düşünmekten Luella Bartley ve Katie Hillier ikinci koleksiyonlarında neler tasarlamışlar bakamadım. 

Sahneye dekor olarak kurulan piramit şeklindeki ışıklandırmaların yanıp sönen ampülleri gözlerime öyle işkence ettiler ki koleksiyon hakkında öfke ve defilenin enerjisi dışında bir şey hatırlamak çok zordu. 

Bu show için anahtar kelime “enerji” olabilir. Tasarımcı ikili, daha önce Marc Jacobs’ın ticari markası olan bu markayı podyumda şiddetli bir rüzgar gibi estirdiler. Genç erkeklerin kurduğu bir pop grubundan fırlamış gibi duran modeller, üzerine siyah benekler serpiştirilmiş tunikler, kısa pantolonlar üzerine giyilmiş gömlekler ve o gömleklerin de üzerine sarılmış gibi duran mavi sütyen görünümünde kumaşlarla çift cinsiyet taşıyan birinin giysi dolabından giyinmiş görüntüsü sergiliyorlardı. 

 Bir tişörtün üstünde şu slogan sergilenmişti; “New World Order.” (Yeni Dünya Düzeni) Koleksiyon genel olarak agresif bir tavır sergilese de, fuşya rengi şort, gömlek ve straplez parti elbiseleri gibi parçalar olduça sevimliler. Parlak plastik botlar ve ortası delik yuvarlak şekilli çantalar uzay çağı 60’larını andırıyor. 

Bu koleksiyon bana Stanley Kubrick’i düşündürüyor yalnızca A Space Odyssey filminde The Blue Danube şarkısı çaldığı için değil, 1971 yapımı bir başka filmi olan A Clockwork Orange’ın asi ve öfkeli enerjisi ve filmde yanan gençlik ateşi yüzünden. 

Kulaklarımı bir şalla kapatmak zorunda kalıp günün geri kalanında migren ağrısı çekmiş olsam da kabul etmeliyim ki bu Marc by Marc defilesinde günün modasını yakalayan bir şeyler vardı. 

 

DIESEL BLACK GOLD:  ALTIN KURALI YOK

Kendini “Diesel Black Gold” olarak adlandıran ama podyumun arkasını süsleyen kare ışıklandırmalar ve ilk sırası altınla süslenmiş, şarkıcı Rita Ora, Amber Le Bon ve Coco Rocha gibi modellerin oturduğu seyirci bölümü dışında adıyla bağdaşacak hiçbir şey sergilemeyen bir marka için tasarım yapmak çok zor.

 

Andreas Melbostad tarafından dizayn edilen koleksiyonda zor bulunan altın teması yerine gümüş yıldızlar, aynalı gümüş plakalar ya da parlak olan herhangi bir şeyle bezenmiş olan deri kullanılmış.

Koleksiyon seksi detaylarının yanı sıra genel olarak spor kabul edilebilir. Renk paletine bakıldığında tasarımcı siyah ve gümüşün karşısına mercan kırmızısı ve buz mavisini koymuş. 

Bu show ile ilgili tek problem, lüks moda tasarımcılarının ve görülmemiş tasarımların yer aldığı New York moda haftasında sunduğu koleksiyonun planlamasıydı. Diesel’in şanssızlığı başka bir kulvarda yer alan ve tamamen tasarıma yönelik bir marka olan Rodarte’den sonra podyuma çıkmasıydı.

 

RODARTE OKYANUSUN DERİNLİKLERİNE İNİYOR

Rodarte okyanusun dibinden ana materyal olarak filenin kullanıldığı güçlü ve güzel bir koleksiyonu çekip çıkarmış. Ancak bu derin dünyanın çok tekin olmayan tarafı fazla eşelenmemiş.

Marka, moda yolculuğunda on yılı devirmek üzere - seneye 10. seneleri olacak-  ve Kate ile Laura Mulleavy’nin günlük giyime bakış açıları hiç değişmedi; Kaliforniya sokak stili, biraz salaşlık, şehirli havasını en iyi yansıtan super dar jeanler ve deri ceketler. Bu sezon, kare kesimli bir ceketin üzerine koyulan dört cep oldukça cüretkar ve çarpıcıydı. 

Defilenin açılışını yapan şifon bluzlar ve üzerlerindeki fırfırlar kot pantolon ve botlarla dikkat çekici şekilde tezat bir görüntü oluşturuyordu. Koleksiyonda ayrıca üzerine dantel işlenmiş fileler ve kıyafetleri aydınlatan ve su dünyasına yaklaştıran parıltılı kumaşlar görülüyordu. 

Bu iki tasarımcının gece kıyafetleri her zaman değişik ve romantiktir. Bu koleksiyonda ışıltılı ve kırılgan bir güzellik öne sermişlerdi. Modeller, kırık bir cam gibi ışıldayan Swarovski kristallerine yansıyan neon ışıklarının altında podyumda yürürlerken atmosferde Rodarte kardeşlerinin moda dünyasında başlattığı korku filmi sembolizmi hissediliyor. Parçalar birbirini tekrarlıyormuş gibi gözükse de, deniz kenarındaki kayalara ve kabuklu deniz hayvanlarına tutunan ıslak yosun tabakasını andıran elde yapılmış detayları ve renkleri ile hala büyüleyiciler. 

Tasarımcı kız kardeşler kuliste, bu koleksiyonda denizin derinliklerinde ya da bataklıkta olma fikriyle yola çıktıklarını söylediler.  

Onların problemi –ya da bu daha çok moda endüstrisi için problem olabilir- Rodarte’nin korku filmlerinden ilham alan kanla ıslanmış, parçalanmış kıyafetlerle birlikte, Los Angeles’tan New York’a getirdiği duygunun, amacı para kazanmak olan bir şirkette sürdürülememesiydi.

Defilenin sonlarına doğru, Rodarte’nin eski büyüsünü görebileceğiniz üç el boyaması elbise podyuma çıktı. Elbiselerin kumaşı eskitilmiş, renkleri soluktu ama parlak payetlerle çok güzel canlandırılmışlardı. 

Yine de bu defilede, Rodarte mağazalara ve müşterilerine ayak uyduran bir marka olmasına rağmen yaz sezonuna uymak için engel oluşturan bir şeyler vardı. Bu denizkızlarının şarkısı yalnızca göz yaşlarıydı. 

 

VERA WANG: GÖLGE OYUNLARI

Vera Wang defilesinde modeller, arkasına siyah yapraklardan yapılmış tak yerleştirilen kumdan bir podyum üzerinde yürüdüler. Koleksiyonun vereceği mesaj daha buradan anlaşılıyordu. Uzun topuklu stiletto ya da açık sandalet giymiş olan izleyiciler bu durumdan hiç memnun değildi. 

Vera’nın showu simsiyah başladı. (Buna hiç şaşırmadık) Ancak kimi elbiselerde göğüs kısmında buruşturulmuş şifon fırfırlar ile dokusal bir hareket yaratılmıştı. Kimi elbiselerin de önündeki siyah işlemeler kıyafetleri aydınlatmıştı. 

Gece kıyafetlerine doğru geçildikçe siyahın kasveti yerini daha çok gümüş gibi açık renkteki kumaşlara bıraktı. Elbiseler uzun, şifon kumaştan ve romantikti. Çoğu bol kesimdi, bazılarına yırtmaç açılmıştı; böylelikle modeller kum podyumda rahat yürüyebiliyorlardı. Vera hep koyu renkleri tercih ettiği için, araya bu temada patlayacak olan altın rengi ve mor rengini sokmuştu; ancak bu renklerle de koleksiyon bir yaz masalındansa kış masalı için uygundu. 

 

TORY BURCH İLE FRANSIZ RİVİERASI

2015 New York Moda Haftası yaz sezonu için Fransız Rivierası öne çıkan moda temasıydı. Ancak Tory Burch, az ama öz ve renkli defilesiyle Güney Fransa’yı farklı bir bakış açısıyla yorumladı; Pablo Picasso’nun sevgilisi Françoise Gilot ile yaşadığı ve orada ünlü desenli seramik eserlerini yaptığı Vallauris ismindeki bölgeden esinlendi.

 

 

Tory Burch, bir temayı ele alıp onu kendi ruhuna uydurmayı çok iyi bilen zeki bir tasarımcı.  Bu koleksiyonu da kırsal detaylarla elde örülen sanat eseri kıyafetler olarak yorumlamış.

Defileden sonra Tory Burch jakarlı eteklerin, rafya tüvitlerin, püsküllü kroşe üstlerin dokuma yapısını açıklamak için “Evde örülmüş gibi” dedi. 

Kıyafetlerin görüntüsü gerçekten sanatsaldı ancak 70’lerin hippie kıyafetleri gibi değil; fit kesimleri, özenli ve temiz duruşlarıyla tam da Tory silüetini yansıtıyorlardı. Tasarımcı moda ruhunun derinlerinde, bir ikon olan beyaz gömlek üzerine yoğunlaşıp farklı tasarımlar yaratarak her şeyi onun etrafında kuruyor gibi gözüküyordu. Uzun veya kısa manşonlu gömlekler ve el dokuması gibi duran bu elbiseler beyaz sneaker veya burnu açık gümüş topuklu ayakkabılarla tanıtıldılar. Diz altı ve düğmeli elbiseler daha fazla gümüş rengi detaylar kullanılarak aydınlatılmışlardı. 

Renklere gelince, olduça zengin bir renk paleti vardı; kırmızı, okyanus mavisi ya da mavi zemin üzerine turuncu kareler. Bu kullanımlar Picasso seramiklerini hatırlatıyordu. 

Kıyafetlerin sadeliği ve açık renkteki ahşap podyum Güney Fransa’nın fresh atmosferini çok iyi anlatıyordu. 

 

Çeviri: Ece Özneşeli

İlgili Başlıklar