17 Aralık 2013

Yemek merakım iki küçük oğlum ve ben

YAZI: CEMRE NARİN

İki küçük erkek çocukla dünyanın en iyi restoranlarından birine gidip uzun ve keyifli bir öğle yemeği yiyebilir misiniz? Vogue gurme yazarı Cemre Narin bunu başardı. Üstelik geriye, hatırladıkça güldürecek birkaç unutulmaz anı bile kaldı.

 
 
Fotoğraf: Shutter Stock 
 
Siz de farkında mısınız, ne kadar çocuk odaklı yaşıyoruz. Onların programları etrafında, onların rahat edebilecekleri ortamları tercih ediyoruz. Aman sıkılmasınlar, üzülmesinler diye çırpınıyoruz. Kendi çocukluğumuzda nasıl da, gecenin bir saatinde uyuyakaldığımız restorandan eve taşınırdık. Rugan ayakkabı giyerdik. Saçlarımızı sıkı sıkı örerdik. Ne oyun yüklü telefonlar, ne çocuk mönüleri, ne boya setleri. Dışarıda yemek yemek başlı başına bir olaydı ve ayak uydurmak zorundaydık. Sıkılırdık. Daha da sıkılırdık. Ailemiz ne kadar anlayışlı olsa da sesimizi çıkaramazdık. Belki de bu yüzden, yani buna tepki olarak, kendi çocuklarımıza fazla mı hoşgörülü davranıyoruz, bilmiyorum. Onları sıkmamak adına restoranda koşmalarına izin veriyor muyuz? Ya da bağırarak film seyretmelerine. Bir Pazar öğlen, denemek istediğimiz restoran yerine elli kere gittiğimiz, ufaklığın sevdiğini bildiğimiz hamburgerciyle mi yetiniyoruz? Şahsen, bu duruma bir dur demek istiyorum! Hele konu yemek ve restoran olunca, dizginleri ele almanın vakti geldi de geçiyor. Belki de hem bizim hem onların mutluluğu mümkün olabilir... Geçen sene İtalya’da yaşadığım bir yemekte olduğu gibi...
 
Anne şımarırsa
Tamam, iki küçük erkek çocukla seyahat ediyorduk. Tamam, İtalya zaten pizzasıyla makarnasıyla onlar için bir cennetti. Ama herkesin bir şımarıklığı vardır ya, ben de ne yapıp edip Bologna- Alba rotamızın üstünde, Modena’daki Osteria Francescana’ya gitmeliydim. Üç Michelin yıldızlı restoranın şefi Massimo Bottura yılın şefi seçilmiş, restoran geçen sene dünyanın en iyi beşincisi ilan edilmişti. Yıllardır istiyordum. Önünden geçerken kaçmazdı bu fırsat. Tabii, ben de her normal insan gibi böyle restoranlara yetişkinlerle gitmeyi tercih ederim. Şarap eşleştirmeli tadım mönüsüyle neredeyse bütün günü bir şölen havasında
geçirebilirsiniz. Memnun kalırsınız kalmazsınız ayrı mesele ama arkasında ciddi bir özen olduğunu bildiğinizden aynı titizlikle yersiniz. Şahsen notlar alırım, utana sıkıla da olsa fotoğraf çekerim, sorular sorarım. Genelde bu böyle olur.
 
Bu seyahatte format gereği çocukları ya arabaya hapsedecektim, hani yanlarına bir DVD ve azıcık cam açıp! Ya da yanımda götürecektim. Başka seçenek yoktu. Bu durumda kontrol sorunları olan her anne gibi ben de önceden yapabileceğim her türlü önlem ve hazırlığı düşündüm. Haftalar evvel rezervasyonumuzu yapmıştım. Ama bizzat telefonla arayıp çocuk aldıklarından yüzde yüz emin oldum. “Merak etmeyin, sadece bebek iskemlemiz yok” cevabı karşısında iyice ümitlendim. Zaten İtalyanlar genel olarak çocuklara bizden bile daha düşkündü. Hani bizde el kadar çocuğa “abicim sen ne yemek istiyorsun” diye sorarlar ya. Hatta elinden tutar, gezdirirler işi gücü bırakıp. Modena’ya gidene kadarki yemek maceralarımızda İtalyanların da farklı olmadığına şahit olmuştum. 
 
Ama yetmez tabii. Restoranın internetteki mönüsünü çalıştım, çeşitli forumlarda çocukla gidenlerin hikayelerini okudum. İtalya’da yaşayan arkadaşlarıma danıştım. Valize, “bayramlık” tabir edebileceğimiz özel kıyafetler bile koydum. Çocuklara da günler evvelinden tembih/uyarı/rica/motivasyon yüklü konuşmalar yaptım. Dünyanın en süper restoranına gidiyoruz! Çok uslu olmanız lazım aman ha! Siz becerirsiniz aslanlar! O sabah normalde eşofmanla seyahat eden oğlanlara valizdeki yegane ütülü pantolonlarını giydirdim. Erkek çocuk için uzun sayılabilecek özgür ruhlu saçlarını, elimden geldiğince yana taradım. Montlarındaki makarna sosu, boya, çikolata izlerini sildim. Misafirliğe giden Bart Simpson kıvamında iki çocuk, olayları keyif (ve eminim hafif tedirginlik) içinde izleyen eşim, ben ve ne olur ne olmaz, bir adet iPad, çıkartma albümü, iki plastik dinozor hep birlikte dünyanın en iyi beşinci restoranına doğru yola koyulduk.
 
Kapıda ayakkabılarını çıkardılar
Restoranın girişine kiralık arabamızı park edip bütün havamızla inmek üzereydik ki, 4 yaşındaki küçük oğlum ayakkabı giymek istemediğine karar verdi. Haydiii! Ayakkabı derken rugan, bağcıklı falan da değil, en rahat spor olanlar vardı ayağında. Ama o inatla Crocs terliklerini istiyordu. “Rahat edemiyorum anne. Crocs giyeceğim. Hem de çorapsız!”. Normal şartlarda pek aldırış etmeyebilirdim ama yolculuk sırasında her gün çamur banyosu yapmış terlikler bırakın şık bir restorana, eve bile girmemeliydi. Sadece Türklere has olduğunu anlamış bulunduğum kolonyalı mendil olayı her zamanki gibi işe yaradı. O terlikleri beş dakika içinde nasıl çitiledim bilmiyorum ama konuyu kapatmaya yetti. Bizim oğlan, gururla terliklerini giyip 1-0 önde arabadan indi.
Lakin, içeri girer girmez ağzımızdan ilk çıkan kelime “eyvaaah” oldu. Sandığımın aksine, Osteria Francescana gürültülü, kalabalık, dolayısıyla olası çığlıkları kamufle edebilecek nitelikte bir yer değildi. Aslında romantik bir randevu ya da bir grup yemeği için ideal olan ufak oda konseptine yakındı. Saat henüz erken olduğundan içeride çıt çıkmıyordu. Takım elbiseli ciddi iş adamları, gurme gruplar. En bize yakın görebildiğim, torunlarıyla gelmiş İtalyan bir yaşlı çiftti. O çocuklar da en az 12 yaşında ve üstelik kızdılar. Daha içeriye geçemeden konu dönüp dolaşıp yine ayakkabı meselesine geri geldi. Çünkü bizimkiler yerdeki halıyı, kapıdaki karşılama heyetini, odaları görünce otomatik olarak ayakkabılarını çıkardılar! Rezalet, komedi, hepsi bir arada! “Aman oğlum, nereden çıktı restoranda ayakkabı çıkarmak” demeye kalmadan gözümün ucuyla şef Massimo Bottura’nın bize doğru gülümsediğini gördüm. Ağır İtalyan aksanlı kocaman bir “Welcome” bizi de çocukları da rahatlatmaya yetti. Ayakkabılar bir çırpıda geri giyildi ve uslu uslu altın varak suplaların, designer çatal bıçakların ve tabii kristal bardakların dizili olduğu masamıza oturtulduk.
Yemek sırasında tadım mönüsünü de aldık, şarap da içtik. Her yaş için en iyi oyalayıcı olan kıtır ve grissinilerden belki de dört kez sipariş ettik. Zaman zaman dinozorlar da katıldı bize. iPad de yemeğin sonlarına doğru peydahlandı. Şerefe Steve Jobs! Sayesinde, Arabalar 3 yüzüncü kere izlendi. O ayakkabılar yine çıkarıldı. Hatta bir ara küçük, masanın altından çoraplarını bile çıkardı. Toplam üç buçuk saat süren öğlen yemeğinde ne kadar azar, tehdit ve ödül yüklü cümle varsa (karşılıklı olarak) sarfedildi. “Delilikmiş bu” dediğimiz dakikalar da yaşandı, ne güzel çocuk yetiştirmişiz diye gururlandığımız göz yaşartıcı şirinlikler de.
Şimdiye kadar tattığım en lezzetli tagliatelle al ragu’yu, Massimo Bottura’nın daha o gün tasarladığı en yeni tabağını, özenle
Toplam üç buçuk saat süren öğlen yemeğinde ne kadar azar, tehdit ve ödül yüklü cümle varsa (karşılıklı olarak) sarfedildi. “Delilikmiş bu” dediğimiz dakikalar da yaşandı, ne güzel çocuk yetiştirmişiz diye gururlandığımız göz yaşartıcı şirinlikler de.
seçilmiş balsamik sirkeyi, beş yıllık parmesan peyniri öyle ya da böyle denemeyi başardık. Yedi yaşındaki büyük oğlum, damağına düşkün bir Boğa burcu olarak, kendinden geçti. Mönüdeki “Razor clams and friends” ibaresini görür görmez sipariş ettiği kabuklu deniz canlıları tabağından pek memnun kaldı. Küçük daha çok korsan Jake’in hazinesinden çıktığına inandığı altın renkli suplalardan etkilendi. Şefin onun için özel getirdiği ikinci tabak makarnayı silip süpürdü. Çikolatalı dondurma sırasında ise zevkten ağzı kulaklarındaydı. Ama esas benim keyfime diyecek yoktu. Yıllardır gitmek istediğim restorana çoluk çocuk demeden gidebilmiş, şefle uzun uzun sohbet edebilmiş, eşimle çok güzel yemek yiyip güzel şaraplar içebilmiştim. Çocuklar da fazla ses çıkarmadan bize ayak uydurmuşlardı. Kabul ediyorum, çeşitli eğlenceler gerekmişti zaman zaman. Ama saatlerce süren bir yemekten alnımız ak kalkabilmiştik. Hem onlar hem biz gayet keyifli bir yemek yemiştik. Bir şekilde becermiştik. En azından bu seferlik...
 
RESTORANDA UFAK ÇOCUKLA MUTLU OLMANIN PÜF NOKTALARI:
 
ONLAR YESİN DİYE
Daha masaya otururken ekmek siparişi verin. Siz mönüyü rahat rahat incelerken onlar da kıtır, ekmek, grissini ne varsa kemirsinler. Tecrübeyle sabit, suşi, Çin veya Latin Amerika restoranlarında bu problem olabiliyor.
Yemek olarak onlar için sossuz ve sade yemekleri tercih edin. Makarna bile sossuz olmalı ve mümkünse spagetti olmamalı.
Restoranların çoğunda haşlanmış sebze bulabilirsiniz. Elle yenebilen brokoli gibi sebzeler iyi oyalar.
Gazlı içecek ve şekerli meşrubatları çocuğunuz etrafta koştursun istiyorsanız verin. Ama sonra şaşırmayın neden yerinde duramıyor diye.
 
SİZ DE YİYİN DİYE
Eğlence olarak üç renk, evet sadece üç renk kuru kalem getirin. Az demeyin, ne sanat eserleri var sadece birkaç renkten ibaret!
Daha büyük yaşlar için, yemek çok uzun sürerse son çare olarak elektronik cihazlara başvurabilirsiniz. Onlar da insan! Ama mümkünse ses kısık ya da kulaklıkla.
Sürekli masanın altına düşebilecek araba, ufak top gibi oyuncaklardan uzak durun.
Yemek esnasında yemeklerin özellikleri ile ilgili konuşmak eğlenceli olabilir. Hatta oyuna, bulmacaya bile çevirebilirsiniz bunu.
 
2013 - İlkabhar/Yaz Mayıs

 

ETİKETLER: CEMRE NARİN , İTALYA , ÇOCUKLA SEYAHAT , OSTERİA FRANCESCANA , BOLOGNA , ALBA , MODENA , MASSİMO BOTTURA , CHEF , MİCHELİN