10 Mart 2014

Etraf Ben'den geçilmiyor

YAZI: YAPRAK ARAS

Telefon yatağın ucundan alınıyor, kamerası yüzü görecek şekilde çevriliyor. Işık iyi. Açı da fena sayılmaz. Saçlar dağınık ama olsun; bu işin püf noktası doğallık! Daha doğrusu “doğalmış” gibi görünmek. Uykudan şişmiş gözler de filtrelerle giderilecek nasıl olsa. Önce dudak hafifçe aralanıyor. Hayır. Sabah saatleri için fazla seksi. Altına “Günaydııııın” yazılacak fotoğrafın daha samimi olması lazım. Alt metin zaten belli: “Uyandığımda bile güzelim ve bunu görmenizi istiyorum.” Baygın bakışlar ve hafif bir tebessüm yetiyor. Fotoğraf çekiliyor, kusurları en iyi saklayan filtre seçiliyor ve SHARE... Etiketini de unutmamak lazım tabii: #selfie.

Selfie, otoportre anlamına gelen self portrait’tan türetilmiş bir sözcük. Time dergisinin, 2012’nin en çok kullanılan kelimelerinden biri seçtiği selfie’yi, internetin muzip sözlükleri şöyle açıklıyor: “Kişinin Facebook gibi sosyal ağlara koymayı planlayarak çektiği otopotre. Bu karelerde fotoğrafı çekenin kolunu görebilirsiniz. Bu, kişinin fotoğrafını çekecek arkadaşı olmadığına işarettir. Bu insanlar kendi fotoğraflarını kendileri çekip sosyal medyaya koyarak internet arkadaşı edinmeye çalışırlar.” Amaç arkadaş veya hayran edinme… Veya en basitinden “like” alarak kısa süreli de olsa tatmin yaşama, beğenilme, onaylanma.

Selfie’lerin hem çekimi hem de paylaşımı son zamanlarda iyice arttı. Facebook ve Twitter’la başlayan fenomen, Tumblr ve özellikle de Instagram’ın yaygınlaşmasıyla çığırından çıktı. Instagram’da selfie etiketiyle arama yaptığınızda karşınıza milyonlarca sonuç geliyor. Bu rakama etiket kullanmayanların dahil olmadığını düşünecek olursak sosyal medyanın hızla bir selfie çöplüğüne dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz.

Şahsen aktörlerin, şarkıcıların, modellerin ve geçimini “imajı”yla kazananların selfie’lerini anlayabiliyorum. Hayranlarına bu kolay ve samimi kanalla ulaşmalarını çok da tuhaf karşılamıyorum. Popüler kültürün gereği bu. Artık bütün ünlüler kendi halkla ilişkilerinden sorumlu. Buna Madonna da dahil, selfie kraliçesi olarak tanımlanan Rihanna da. Kanıtı olmasa bile, Meryl Streep ve hatta Hillary Clinton’ın bile selfie çekmişliğine dair söylentiler var. Peki babalarının yemin töreni sırasında Sasha ve Malia Obama ne yapıyordu dersiniz?
İnsan neden kendi fotoğrafını çeker? Etrafındakileri fotoğraflayacağına obje olarak neden kendini seçer? Otoportreler, sanat tarihi boyunca var olmuş bir olgu. Geçmişinin Antik Yunan ve Mısır’a kadar uzandığı söyleniyor. Bireyselliğin yükselişe geçtiği Rönesans döneminde iyice artıyor otoportreler. Tarih boyunca model olarak kendini kullanmayan sanatçı yok gibi. Jan Van Eyck, Caterina van Hemessen, Michalengelo… Sonra Van Gogh, Rembrandt, tabii ki Frida Kahlo, Dali, Picasso ve Hockney. Fotoğraf sanatının yerleşmesiyle beraber Andy Warhol ve
ardından Lucas Samaras ile disiplinin en çok bilinen isimlerinden Cindy Sherman. Sanatçıların otoportreye yönelme sebepleri türlü türlü. Kolaylık, model bulamama, yaşlanma sürecini belgeleme isteği, sanatsal psikoterapi de denebilecek olan iç dünyaya yolculuk. Otoportreciler, fotoğrafları kendilerini ifade etme yöntemi ve bazen de bir nevi oyunculuk olarak görüyor. Bu disiplinle ilgili bir kitap yazan Natalie Dybisz, “Biz narsist değiliz” diyor. “Kendimizi sanatımıza bu şekilde katıyoruz. Nihayetinde sanat, kendini ifade etme şekli. Bütün işlerimize kendimizden koyuyor, fikir, deneyim ve hayatı yorumlama biçimlerimizi katıyoruz.” Otoportrenin amatör stilde yaygınlaşması ise fotoğraf makinelerinin ucuzlaması ve cep telefonlarının mutlak özelliği haline gelmesiyle başlıyor. Peki ya sanatsal ayrım nerede? Otoportre ile “oto fotoşipşak” hangi noktada ayrılıyor? Dybisz’in cevabı net: “Dışarıdan nasıl göründüğümüzü algılama perspektifini bırakıp kendi akıl gözümüzdeki imaja yoğunlaştığımız, onu yansıtmaya çalıştığımız zaman sanat oluyor.”

Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar ise tamamen dışarıdan görünme algımıza bağlı. Önce otoportre kültürünü değiştiren sosyal medya, kendimizi “görme” şeklimizi de biçimlendiriyor. Kendi fotoğraflarını büyütüp evlerine asanlara oldum olası şaşırmışımdır. Ama kendini çekmekle binlerce kişiye sunmak arasında da fark var. Toplum tarafından kabul görme ve beğenilme isteği, bu kişisel fotoğrafçıların birincil amacı. Araştırmalar, insanların fotoğraflarına gelen beğeni ve yorumların, kendilerini algılama biçimlerini etkilediğini gösteriyor. Bir diğer sebep de rekabet. Facebook, Instagram gibi kanallarla başkalarının hayatlarının orta yerine dalanlar arasında sosyal kıyaslamalar da vuku buluyor. Başkalarının yaptıkları, yaşam tarzları ve fiziki özellikleri, özellikle kendine güvensiz kişilerce takıntı haline getirilebiliyor. Bufalo Üniversitesi’nden Dr. Michael Stefanone’nin yaptığı araştırmaya göre, özsaygı ve özdeğerleri dış görünümlerine endeksli olan kadınlar, sosyal ağlarda daha çok fotoğraf paylaşıyor. Stefanone, sonuçların kadınlar ve erkeklerin görünüşleriyle ilgili online davranışları arasında çok ciddi farklar olduğunu söylüyor. “Özsaygıları başkalarına göre (kabul görerek, beğenilerek, rekabet ederek) şekillenen kişiler daha çok fotoğraf paylaşıyor. Özsaygıları aile sevgisi, iyi bir insan olma gibi özel durumlara göre şekillenen kişiler ise kendi fotoğraflarını daha az paylaşıyor.”
İzleyicilere gelecek olursak… Kendini yayınlamanın giderek normalize olduğu bu günlerde, içimizdeki röntgenciler de bu fotoğraflara bakmayı daha az yadırgıyor.


Görünüyorum, öyleyse varım
Araştırmalar kadınların daha çok fotoğraf koyduğunu gösterse de, selfie’ci erkekler de az değil. 28 yaşındaki dansçı Kaan, başkalarına çektirdiği fotoğrafları paylaşmayı seviyor. “Kendimi sevdiğim ve beğendiğim için koyuyorum. Başka şeylerden daha güzel durduğuma inanıyorum. Ki kendimi koyduğum fotoğraflar, daha çok beğeniliyor. Prodüksiyonlu, eğlenceli fotoğraflar çekip paylaşmayı seviyorum. Zaten kaykay gibi, şapka gibi, yeni bir saç modeli gibi göstermek istediğim bir şeyler olduğunda selfie çekiyorum. Kendimi bir araç gibi kullanıyorum. Kabul görme derdinde de değilim. Instagram takipçilere kapalı olsa da koyardım.”

Sosyal Antropolog ve köşe yazarı Prof. Dr. Tayfun Atay, selfie fenomenini sosyal medyadan önce popüler kültüre bağlıyor: “Popüler kültür, hayatımızda temel oluşturmaya başladı. 2000’lerin başlarında hayatımıza giren reality şovlarla sıradan insanlar da meşhurluk hevesine kapılmaya başladı. Şöhret ve ünlü olmak starlar üzerinden çıkıp sıradan insanı böylesi bir eğilimin içine çekti. Böylece herkeste kendini ifade etme, beğendirme ihtiyacı ortaya çıktı.” Atay, görsel olarak kendini dışa vurma eğilimini de görsel kültüre bağlıyor: “Eskiden insanlar düşünceleriyle var olurken şimdi görünerek var oldukları döneme geldiler.
İnsanlık, düşünüyorum o halde varım’dan, görünüyorum o halde varım’a geldi. Yazılı kültürü insanı için okumak, düşünce üretmek ve ifade etmek esasken artık görünmek önemli oldu.” Görsel kültürün hayatımızın belirleyicisi olduğu aşamada da, yeni dinamiklerin ortaya çıktığını anlatıyor Atay: “İnsanlar eskiden kendi fotolarını yayınlamak gibi bir şeye tenezzül etmezdi. Ayıp karşılanırdı. Bunun ayıp olmaktan çıkıp norm haline gelmesi, bunu yapmazsam kaybederim hissinin oluşması, hayatımızın görsel kültürün egemenliğine girmesiyle ilgili. Çünkü artık emeksiz; dikkat çeken ilginç davranışlarla da tanınır olabileceklerine inanıyor insanlar.” Ve bu yanılsamanın üzerine sosyal medya geliyor: “2010’dan itibaren, Facebook ve sadece görseli esas alan Instagram’la bu görünür olma isteği iyice zirveye çıktı. Fotoğraf ve imajın ilgi çektiğini bilen insanlar, buralarda hastalıklı bir noktaya varacak şekilde; garip, kimi zaman arzu uyandıracak mahiyette, yer yer kendilerini utandıracak, komik düşürecek görüntülerini sergileyebiliyorlar. Çünkü utandırsa da, hepsine bakılıyor. Bakılsın yeter noktasına geldiğimiz noktada, her görüntümüzü mahçup düşmeden ortaya çıkarmaktan gocunmuyoruz. Artık ne söylediğin değil, nasıl göründüğün ve buna gelen tepkiler önemli. Zamanın ruhu, bu.”

Yakın bir arkadaşımla, insanların sosyal medyadaki davranışlarına bakarak davranış bozukluğu ve hatta psikolojik rahatsızlık teşhisi konabileceğine karar vermiştik. Elbette bilimsel değil ama mesela, Facebook’ta sık profil fotoğrafı değiştirenler kendilerine güvensizlik sinyali veriyor. Sosyal ağlarda yer almalarına rağmen her şeylerini kapalı tutanlar, paranoyakca bir tutum içinde. Bu ağlara bir girip bir çıkan, hesabını silip silip yeniden açanlarda ise bipolarlığa varan psikolojik bozukluklar aranmalı. Peki acaba bu bozukluklar vardı da sosyal medyayla mı ayyuka çıktı? Yoksa kişilik ve davranış bozukluklarını tetikleyen sosyal medya mı? Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan sorumun cevabını, “Sosyal medya, çok net bir şekilde var olan bir şeyin görünür hale gelmesini sağlıyor” diyen Prof. Dr. Alper Hasanoğlu verdi. Hasanoğlu, selfie fenomenini nasistik kişilik bozukluğuna bağlıyor: “Bu insanlar başarısız narsistler. Başarılı narsistler, iyi kariyerleri ve iyi hayatlarını daha da görünür yapmak için çaba göstermez. Görünür olmayı zaten başarmıştır. Ama hem narsist hem de başarısızsa, üç-beş like ile anlık tatmin yaşarlar.” Hasanoğlu, insanın kendini görmek istediğiyle yaşadığı gerçeklik arasında derin bir uçurum varsa depresif, mutsuz ve kıskançlık duygularıyla bezeli hale gelebileceğini söylüyor. “Görünür olarak da bunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Ama bu bir kısır döngü. Çünkü bu sanal onaylanmalar kısa sürüyor ve kişi aynaya dönüp baktığında, gerçekte öyle olmadığını biliyor. Gerçek ‘ben’i görse, belki de like etmeyecek.”

Ben… Arkadaşlarımla güzel geçirilmiş bir günün fotoğrafını çekmeyi ve onu paylaşmayı seviyorum. Otoportre? Asla çekemem. Bir sır daha vereyim: Arkadaşım bile olsa, üst üste birden fazla selfie koyanları takip etmeyi bırakıyorum. Daha da kötüsü, bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri biraz da
utanıyorum.


Hangi selfie’sin?
Ördek dudaklar ve buğulu gözler en yaygını olsa da yegane selfie stili değil. Sosyal medyanın otoportreleri de türlü türlü. Bir kere kendilerini çekmekten utanan “sosyaller” var. Onların selfie’lerini arkadaşları çekiyor. “Bugün ne giydim”ciler mekan olarak genelde ayna önünü tercih ediyor. “Şakacı”lar, komik olduğuna inandıkları yüz ifadeleriyle takipçilerine ulaşıyor. “Mahcup”ların derdi ise dünyadan büyük. Yorgun, hasta veya akşamdan kalma olsalar bile o selfie’nin takipçilere ulaşması gerekiyor. Ne yapsınlar, fotoğraf çekiliyor. Tam tersi düşünülse bile “Çok kötü görünüyorum” minvalinde bir yorumla beraber paylaş’a basılıyor. E ne de olsa şov devam etmeli!


İlla çekeceğim diyorsanız…
Ünlü değilsiniz. Bu yazıyı okudunuz ama yine de selfie çekmeden duramıyorsanız. O zaman en azından profesyonellerden ders alabilirsiniz. Selfie kraliçesi Rihanna, iyi bir fotoğraf için şunları öneriyor:

1. Işık, ışık ışık: İyi bir ışıkta fotoğraf çekin. Sivilcelerinizi gizleyecek kadar loş ama rujunuzu belli edecek kadar aydınlık olsun.
2. Yüzünüz ortaya çıkarın. Ateşli görünün. Sadece dudaklarınızla değil, gözlerinizle de gülün.
3. O gün nereniz iyi görünüyorsa, iyi bir açıyla o bölgeyi çekin.
4. Başlık koymayı unutmayın.
Smosh.com yazarı Desi Jedeikin ise, selfie çekerken kaçınılması gereken şeyleri şöyle sıralıyor:
1. Seksi görünmeye çalışmak ve başaramamak
2. Yanlış ve uygunsuz mekanlarda selfie çekmek
3. Arka planda ne olduğuna bakmamak
4. iPad veya laptop kamerasıyla fotoğraf çekmek
5. Toplum içinde selfie çekmek ve çekerken yakalanmak
6. Fotoğrafınız zorla çektirilmiş gibi görünmek
7. Yaşlıları ve bebekleri de kareye sokmak.
8. Sizi zavallı gösterecek herhangi bir durum.

İlgili Başlıklar