15 Mart 2015

#hergunbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

 

281. OUT OF THE PAST (Yön: JACQUES TOURNEUR, 1947)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
281. OUT OF THE PAST (Yön: JACQUES TOURNEUR, 1947)
Geçmişinden kaçmaya çalışan bir adam; kaçılacak gibi olmayan bir geçmiş! Kara film tutkunlarının ola ki görmedilerse başlarını taşlara vurabilecekleri bir büyük başyapıt. Sadece türün değil, tarihin en iyi filmlerinden biri. Kara film, kara film dediğimiz şeyin en konsantre hâli, bir nevi çerçevesi. Jacques Tourneur’un oya gibi işlediği çıkışsız evreni, büyük sahneleri, unutulmaz diyalogları, Jane Greer’in hayat verdiği karşı konulmaz ‘şeytan kadın’ı ve tabii ki Robert Mitchum’un bedeninde cisimleşmiş arketip ’cool’ noir kahramanı ile doyumsuz bir klasik. Pişman olmanız mümkün değil. 
 
 
 

282. MOON (Yön: DUNCAN JONES, 2009)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
282. MOON (Yön: DUNCAN JONES, 2009)
Sözleşme gereği Ay’ın en karanlık köşesine konumlanmış bir üste, üç yıl boyunca tek başına yaşamak durumunda olan bir astronot. Ve günlük hayatı paylaştığı tek ‘varlık’ olarak bir robot! Mutlak yalnızlığın insan ruhu ve zihninde yarattığı sinsi deformasyonu bir tez gibi çalışıyor Moon. Bunu yaparken öyle bir atmosfer yaratıyor ki seyirciyi fiziksel olarak içine alıyor. Bir önceki film (Out Of The Past) nasıl katıksız bir kara film örneğiyse, bu da o nispette arı bir bilimkurgu filmi. Baştan başa bir 2001 etkisi, bir o kadar Solaris çağrışımları derken yine de özgün olmayı beceriyor. Fikirler üzerinde yükseldikçe duygulara hitap eden bir başyapıt bu. David Bowie gibi, bu dünyadan olamayacak bir yeteneğin özbeöz oğlu Duncan Jones’un ilk yönetmenlik deneyimi. Ve inanın, tek kelimeyle nefes kesici.
 
 
 

283. DOWN BY LAW ( Yön: JIM JARMUSCH,1986)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
283. DOWN BY LAW (Yön: JIM JARMUSCH, 1986)
Birbirinden eksantrik üç karakter ve ihtimal tarihin en eğlenceli hapishane filmi. Hayatta ne yapsalar, ne üretseler gözü kapalı tüketilecek üç olağanüstü adamı aynı kadrajda buluşturuyor bir kere: Tom Waits, John Lurie ve Roberto Benigni. Özellikle Benigni kariyerinin en unutulmaz iki-üç performansından birine imza atarken gülmekten karnınıza ağrılar giriyor. Erkeklik hâlleriyle öyle bir dalga geçiyor ki bu film, erkek seyirciler cinsiyetsiz varlıklara dönüşüyor izlerken. Cassavetes’ten günümüze uzanan Amerikan bağımsız sinemasının en önemli temsilcilerinden biri, belki birincisi olan Jim Jarmusch’un tartışmasız en sevilen filmi. Gülmek, ama katıla katıla gülmek ve yıllarca unutamayacağınız bir şey izlemek istiyorsanız kaçırmayın efendim.
 
 
 

284. MASH (Yön: ROBERT ALTMAN, 1970)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
284. MASH (Yön: ROBERT ALTMAN, 1970)
HerGünBirFilm listesinde en fazla filmi bulunan yönetmenlerden Robert Altman’dan yine bir büyük klasik. Pek çok soruşturmada tüm zamanların en komik filmleri arasında adı geçen efsane bir yapım. Bir adet televizyon dizisi ve ilave filmlerle franchise’a dönüşmüş bir savaş komedisi. Donald Sutherland ve Elliott Gould gibi iki harikulade aktörün adeta tonunu belirlediği bu eşsiz film, Kore cephesinde bir sahra hastanesinde kan revan içindeki yaralıları iyileştirmeye çalışan tabiplerin hikayesi. Akıllarını başlarında tutmak için her şeyi tiye almaktan, hayatı bir oyun gibi karşılamaktan başka çaresi olmayanların yani. Özünde son derece dramatik bir umarsızlıktan çıkan mizahsa öyle böyle değil. Her sinemaseverin eli mahkûm görmesi gerekli.
 
 
 

285. GORILLAS IN THE MIST (Yön: MICHAEL APTED, 1988)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
285. GORILLAS IN THE MIST (Yön: MICHAEL APTED, 1988)
Hayatının son 18 yılını Ruanda’da, acımasızca katledilen dağ gorillerine göğsünü siper ederek geçirmiş ve sonunda kendi de katledilmiş efsane bilim kadını Dian Fossey’nin sarsıcı hikayesi. Belgesel sinemanın büyük ustalarından Michael Apted’ın, Fossey’nin hayatını ancak kısmen yansıtan sıradan bir senaryodan yola çıkarak imza attığı rüya gibi bir film. Sevdiği adam da dahil insanları terk edip gorillerle yaşamayı seçen ve adeta onlardan biri olan bu doğa aşığı kadını Hollywood’un en tutkulu aktrislerinden Sigourney Weaver canlandırıyor ve role çok şey katıyor. Apted başta ürkütücü yaratıklardan ibaret olan gorilleri nasılsa birer karaktere dönüştürüyor. Rick Baker’ın kusursuz özel efektlerinin de yardımıyla bugünün üç boyutlu filmlerini aratmayan sahicilikte bir sinema deneyimi ortaya çıkıyor. Olağanüstü fotoğraflar izleyeni alıp başka bir dünyaya götürüyor. Bu duygu yüklü filmin özellikle hayvanseverleri mutluluktan komaya sokacağını belirtelim.
 
 
 

286. THE MAGNIFICENT SEVEN (Yön: JOHN STURGES, 1960)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
286. THE MAGNIFICENT SEVEN (Yön: JOHN STURGES, 1960)
Yedi profesyonel silahşor köhne bir kasabanın korkudan tir tir titreyen halkı tarafından haydut mezalimine son vermek için kiralanır. Evet konu tanıdık. Sadece altı yıl önce dünya sinemasına bomba gibi düşmüş ve bugün hâlâ tüm zamanların en iyi birkaç filminden biri kabul edilen Yedi Samuray’ın Vahşi Batı’ya tercümesi. Hollywood’un rüşdünü ispat etmiş bir malzemeden yepyeni, taptaze bir sunum hazırlayabilme kabiliyetinin en yetkin örneği belki. Yedi savaşçı; Yul Brynner, Steve McQueen, Charles Bronson, Robert Vaughn, James Coburn, Brad Dexter ve Horst Buchholz. Karşılarında da eşkıya başı Eli Wallach! Michael Jackson ve Lionel Richie’nin We Are The World kadrosu gibi bir şey yani. Bir ‘machismo’ zirvesi bu western şaheseri. Elmer Bernstein’ın Oscar’lı müziklerine kulak kesilin.
 
 
 

287. NANOOK OF THE NORTH (Yön: ROBERT J. FLAHERTY, 1922)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
287. NANOOK OF THE NORTH (Yön: ROBERT J. FLAHERTY, 1922)
Modern belgeselin babası Robert J. Flaherty’den sinema tarihinin, dolayısıyla insanlık tarihinin ilk büyük belgesel filmi. Henüz ne bir geleneği var belgesel sinemanın, ne bir grameri, ne teknik altyapısı. Gelgelelim bu çılgın adam Kuzey Kutbu’nda yaşayan Eskimoların hayatını anlatıyor. Bunu da yerel bir halk kahramanı diyebileceğimiz büyük avcı Nanook ve ailesini bir yıl boyunca görüntüleyerek yapıyor. Nanook dünyanın en şeker adamı. Gerçek bir aile babası. Günlük hayatta tek amacı çoluk çocuğunun rızkını çıkarmak ve onlara barınacak bir dam sağlamak. Tek yumruk hâlinde yaşayan bu insanlar kar fırtınaları yüzünden sürekli göç etmek durumundalar. Sürekli donma ve açlıktan ölme tehditi ile karşı karşıyalar. (Ne acıdır ki Nanook gibi bir efsane bile filmin çekimlerinden yalnızca iki yıl sonra bir fırtınada kaybolup açlıktan ölüyor.) Bütün müşküllere rağmen gülebilmeleri, neredeyse konuşmadan geçinebilmeleri, başlarını sokmak için günaşırı inşa ettikleri Iglo’lar, mors avları ve daha neler neler. Görüp de büyülenmemek mümkün değil. Eski demeyin, izleyin. Yaşadığımız dünyanın bizden ibaret olmadığını daha iyi anlatan bir şey bulamayacaksınız efendim.

ETİKETLER: SİNEMA , SANAT