08 Mart 2015

#hergunbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

 
274. TO KILL A MOCKINGBIRD (Yön: ROBERT MULLIGAN, 1962)
Harper Lee’nin büyük ölçüde otobiyografik romanından yapılmış unutulmaz bir sinema uyarlaması. Tarihin en çok okunmuş ve iz bırakmış metinlerinden birini hareketli görüntüye tercüme etmek cesaret ister. Robert Mulligan, senarist Horton Foote’un da yardımıyla, bununla yetinmeyip bir o kadar başarılı bir yapıta imza atıyor. Atticus Finch şüphesiz ki beyazperdenin gördüğü en etkileyici kahramanlardan biri. Bir yandan toplumu kanser gibi ele geçirmiş ırkçılık olgusuyla mücadele ederken, bir yandan da ele avuca sığmayan çocuklarını önyargısız, doğru insanlar olarak yetiştirme savaşı veriyor. Belli aralıklarla ziyaret etmek gereken bir aile büyüğü gibi bu film. İnsana kendini iyi hissettiriyor. 
 
 
275. EYES OF LAURA MARS (Yön: IRVIN KERSHNER, 1978)
Tıpkı Hithcock şahikası Rear Window gibi bakmak ve görmek ikiliğine değgin nefes kesici bir gerilim. İşi başkalarının göremediğini görmek olan ünlü bir moda fotoğrafçısı, seri katilin gözünden görmeye başlıyor olayları. John Carpenter’ın senaryosu, Faye Dunaway’in performansı, Barbra Streisand’ın şarkısı, Helmut Newton’un unutulmaz kompozisyonları… Yapıma değer katanlar saymakla bitmiyor hani. Irvin Kershner’e Star Wars serisinin en sevilen halkası The Empire Strikes Back’in yönetmenliğini getiren göz kamaştırıcı bir başarı bu film. Diken üstünde izleyeceğiniz bir gizem şaheseri.
 
 
 
276. BACHEHA-YE ASEMAN (Yön: MAJİD MAJİDİ, 1997)
Anne-babalar çocuğuma hangi filmi izletsem diye düşünüyorlarsa işte cevap! İstemeden kız kardeşinin pabuçlarını yitiren Ali’nin okuldan geri kalmaması için onunla bir çift pabucu paylaşmasının hikayesi. Küçücük bir fikirden yola çıkan, kalbinize sığdıramayacağınız büyüklükte bir sevgi destanı. Çocukların ukala, ağzı kalabalık, yetişkin ruhlu cüceler gibi değil tastamam çocuk gibi olduğu, sıcacık bir aile filmi. İnsanın mutlu olmak için ihtiyacı olan şeyin dışında değil içinde olduğunu anlatan, yoklukta bile gülümsemenin, hayata bağlı kalmanın mümkün olduğunu vurgulayan sihirli bir deneyim. Lütfen izleyin.
 
 
 
277. BLOW-UP (Yön: MICHELANGELO ANTONIONI, 1966)
Hissiz bir fotoğrafçı tesadüfen bir cinayete tanık olur. Ve bu andan itibaren hissetmeye başlar! Lalettayin çekilen fotoğraflara gizlenmiş olan bir esrar, ardında yatan entrikadan çok bir varoluş öyküsüne dönüşür. Michelangelo Antonioni’nin tüm dehasını konuşturduğu, Brian De Palma’nın da 15 yıl sonra serbest bir şekilde yeniden yorumladığı bu unutulmaz klasik, gelmiş geçmiş en etkili sanat filmi belki. Bakmakla görmek arasındaki farka ilgi duyan, illüzyon-gerçek ikiliğine kafa yoranların derhal yaşaması gereken sarsıcı bir deneyim.
 
 
 
278. THE CELLULOID CLOSET (Yön: ROB EPSTEIN, JEFFREY FRIEDMAN, 1995)
Eşcinsellerin ve eşcinselliğin Hollywood’da tarih boyunca nasıl tasvir edildiğini anlatan, olağanüstü bir belgesel. Sinema ne kadar gerçek hayatı yansıtıyorsa da bunun önemli istisnaları var. Bunlardan biri, belki birincisi homoseksüellik. Rob Epstein ve Jeffrey Friedman, Hollywood’un yıllar yılı hem eşcinsel olmayanlara hem de eşcinsel olanlara eşcinseller hakkında ne düşüneceklerini dikte etmiş bir endüstri olduğuna inanıyor ve buradan yola çıkıyorlar. Sinemanın emekleme döneminden filmin yapım yılına dek yolculuk ediyor, bizi sayısız filmden sahnelerle buluşturuyor, bu sahneleri bir bir okuyorlar. Tom Hanks, Whoopi Goldberg, Susan Sarandon ve Tony Curtis gibi isimler de belgesele yorumlarıyla değer katıyorlar. Hollywood’u mercek altına alan belgeseller içerisinde konusuna en hâkim, malzemesini en çarpıcı biçimde kullanan, en eksiksiz film olduğunun altını çizelim.
 
 
 
279. BRAZIL (Yön: TERRY GILLIAM, 1985)
Bürokrasinin toplum ve bireyin üzerine nasıl gecenin körü gibi çöktüğünü anlatan unutulmaz bir fantezi. Terry Gilliam’ın Monty Python humorunu yaşattığı, ne ki alabildiğine karanlık dünyasıyla Python’u çoktan geride bıraktığını muştulayan kültleşmiş bir kara komedi. Biraz Orwell, biraz Kafka ve nihayet Gilliam’ın düş gücüyle beyazperdenin sayısız renge boyandığı sersemletici bir deneyim. İnanılmaz bir gelecek tasviri. Bilimkurgu meraklılarının özellikle görmesi gereken filmlerden biri. Jonathan Pryce’dan Robert De Niro’ya, Ian Holm’den Bob Hoskins ve Michael Palin’e harikulade oyuncu kadrosu sayesinde kendinizi evinizde hissedeceksiniz.
 
 
 

280. FLANDERSUI GAE (Yön: JOON-HO BONG, 2000)

twitter.com/altinsaray (@hergunbirfilm) tarafından paylaşılan bir fotoğraf (

)
 
280. FLANDERSUI GAE (Yön: JOON-HO BONG, 2000)
Halihazırda Snowpiercer ile adından sıkça söz ettiren, listemizin 32. sırasındaki Salinui Chueok ile 2000’li yılların belki en iyi filmine imza atmış olan Joon-Ho Bong’un ilk filmi. Bütün filmlerini tek tek önermek istediğim Güney Koreli yönetmen, daha ilk filminde sinema perdesine yaldızlar döküyor. Kent yaşantısının birbirinden kopardığı insanların iç dünyalarına bakan film, can sıkıntısından hayattan soyutlanmış iki ana karakteri köpekler sayesinde bir araya getiriyor. İki kahramanın beynine kan gidince alabildiğine eğlenceli, insanın içini ısıtan bir macera başlıyor. Büyük bir tatmin duygusu bırakan küçücük bir film. Gönül rahatlığıyla izleyin.

 

ETİKETLER: #HERGÜNBİRFİLM , SİNEMA