05 Ağustos 2014

#hergünbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

141. EL HABITANTE INCIERTO (Yön: GUILLEM MORALES, 2004)

Zekâ dolu bir korku-gerilim-gizem filmi. Evinize sadece telefonu kullanması için bir yabancıyı alıyorsunuz. Bir an yanından ayrılıyor, döndüğünüzde orada olmadığını görüyorsunuz. Acaba gitti mi? Yoksa hala evde olabilir mi??? Gizem konusundaki başarısı bir yana, neredeyse yarım saatte bir üslup değiştiren anlatımıyla da çok ama çok iyi. Origamik anlatıda bir zirve hatta. Her gün çıkmıyor böylesi.

 

142. FAIL-SAFE (Yön: SIDNEY LUMET, 1964)

Bugüne dek yapılmış en yüksek tansiyonlu nükleer savaş filmi. Kubrick’in yere göğe koyamadığımız Dr. Strangelove’ının asık suratlı ikizi gibi düşünün. Tonu farklı da olsa ondan aşağı kalır yanı yok. Soğuk savaş ikliminde basit bir elektronik hata insanlığı yıkıma sürükleyecek, siz de gözünüzü kırpmadan izleyeceksiniz efendim.

 

143. THE DUELLISTS (Yön: RIDLEY SCOTT, 1977)

Napolyon ordusunda görevli iki subayın bitmek bilmeyen adaveti. Şüphesiz en iyi ilk filmlerden biri. Ardısıra tarihin en iyi filmlerinden Alien ve Blade Runner’ı çekecek olan Ridley Scott’un kanımca en iyi üçüncü filmi. Namus meselesi dediğimiz şeyin ne saçma, ne ahmakça bir şey olduğunu görecek, erkek olmak üzerine bir daha düşüneceksiniz.

 

144. MIDNIGHT RUN (Yön: MARTIN BREST, 1988)

Kariyeri boyunca her fırsatta komedilerde oynayan Robert De Niro’nun tartışmasız en komik filmi! De Niro ve Charles Grodin’in enfes bir ikiliye dönüştüğü film öyle tempolu, öyle sürükleyici ve öyle eğlenceli ki, bittiğinde iki saat daha nedensizce gülümseyeceksiniz.

 

145. LETYAT ZHURAVLI (Yön: MIKHAIL KALATOZOV, 1957)

Özellikle sinematografi konusunda çığır açmış, hiç yapılmamış çekimleri dört dörtlük bir şekilde yapmış, büyüleyici bir başyapıt. Rus sinema tarihinin en önemli kilometre taşlarından. Aşkı ve savaşı koşut olarak anlatan bu şiir gibi filmi sevgilisini-nişanlısını askere gönderen/gönderecek olan hanımlar bilhassa izlesin.

 

146. SYNECDOCHE, NEW YORK (Yön: CHARLIE KAUFMAN, 2008)

İşinde ve özel hayatında gün yüzü görmeyen bir tiyatro yönetmeni yeni oyunu için devasa bir sette kendi küçük New York’unu yaratır. Oyun içinde oyun, film içinde filme dönüşür. Gerçekle düş iç içe geçer. Gerek biçimsel olarak, gerekse harikulade metniyle sonuna kadar özgün bir anlatı çıkar ortaya. Yaşam üzerine bir temiz düşünmek için sinema sanatının sunacağı en müthiş ikramlardan biri. İnanılmaz bir zihin egzersizi. Cesareti olan denesin.

 

147. THE THIN BLUE LINE (Yön: ERROL MORRIS, 1988)

Bugün belgesel sinemasının handiyse yönünü değiştirmiş, endüstrileşmesinde büyük rol oynamış, ekol bir Errol Morris belgeseli var sırada. Tesadüfen bir araya gelmiş iki yabancı ve yıllarca aydınlanamamış nedensiz bir cinayet. Konu basit görünse de izleyince yaşayacaklarınız hiç öyle değil. İnsan aklının birkaç dakikalığına durduğu türden bir hale şimdiden hazır olun efendim. Unutmayın; bitse de bitmiyor bu film. 

İlgili Başlıklar