10 Haziran 2014

#hergünbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

99. RADIO DAYS (Yön: WOODY ALLEN, 1987)

 

50’ye yakın Woody Allen filmi içerisinde Manhattan ve Annie Hall’la birlikte en sevdiğim! En iyi toplama soundtrack’lerden birine sahip olan Radio Days, bizi radyonun altın çağına götüren eşsiz bir nostalji filmi. Diğer alametifarikası da Allen’ın nasıl bir ortamda yetiştiğine dair en çok emare barındıran, otobiyografik bir eser olması. Ben belki 20 kere izledim. Şimdi olsa yine izlerim. Tıpkı Muhsin Bey gibi, duygusuyla yaşayan, ölümsüz bir film.

 

 

100. NAKED (Yön: MIKE LEIGH, 1993)

 

 

100. öneri özel bir şey olsun diyerek, kişisel ikinci en iyi 10 film listemden bir Mike Leigh filmi öneriyorum: Naked. 90’ların, İngiliz sinemasının, giderek tarihin büyük başyapıtlarından ve sinemanın yüzümüze aşk ettiği en okkalı tokatlardan. Günümüz toplumunun hali pür melalini bir insan üzerinden kıyasıya sertlikte anlatan film, bütün sürükleyiciliğine rağmen yenilir yutulur gibi değil. Johnny’nin bir monoloğu var ki sinema tarihinden tek bir monolog seçmem gerekse bunu seçebilirim: “Ne kadar çok kitap okursan oku, bu dünyada aklının almayacağı bir bokluk illaki çıkar” Johnny’yle tanışmanızı çok isterim.

 

 

101. INNOCENCE (Yön: LUCILE HADZIHALILOVIC, 2004)

 

İkinci yüz filme yakın tarihli bir filmle başlıyoruz. Lucile Hadzihalilovic’in eşsiz masumiyet freskiyle. Gaspar Noe’nin eşi olan Hadzihalilovic, müthiş dili ve stiliyle olağanüstü bir sinema yapıyor, tarifsiz bir dünya yaratıyor. Herkesin farklı şeyler duyacağı tatlı bir fısıltı sanki bu film. Çocukluk çağına doğru çıkılan bir yolculuk. Gidiş-dönüş tabii…



102. GUESS WHO’S COMING TO DINNER (Yön: STANLEY KRAMER, 1967)

 

Sidney Poitier, Spencer Tracy ve Katharine Hepburn gibi üç oyunculuk abidesiyle, aile filmi türünün en unutulmaz örneklerinden biri. Bir siyahla bir beyazın aşkını anlatan film, bireyle toplum arasındaki köprü olan aile kurumuna keskin bir bakış atıyor. Toplumun onaylamayacağı bir ilişkiye icazet vererek çocuklarını ileride mutsuz olma tehlikesiyle baş başa mı bırakacaklar, yoksa bizzat kendileri mi mutsuz edecekler? Harika bir senaryo, bir an düşmeyen tempo ve rüya gibi performanslarla baştan sona içinde kalacaksınız bu filmin.

 

 

103. MA NUIT CHEZ MAUD (Yön: ERIC ROHMER, 1969)



Katolik ahlakıyla yetişmiş, dindar sayılabilecek bir erkeğin boşanmış ve fevkalade geniş görüşlü bir kadınla bir gece geçirmesinin hikayesi. Ahlak kavramına ve insan doğasına atılmış en incelikli bakışlardan biri. Bir o kadar da lezzetli. Kadın-erkek ilişkilerini ve yetişkinliği en iyi kavramış isimlerden Eric Rohmer’in şaheseri, yeni dalga’nın da bayrak filmi.

 



104. ORDINARY PEOPLE (Yön: ROBERT REDFORD, 1980)

 

Robert Redford ilk yönetmenlik denemesinde turnayı gözünden vuruyor, taş gibi bir aile dramına imza atıyor. Raging Bull’un elinden Oscar’ı kapan bu film, bir trajediyle yaşayan ölülere dönüşen orta sınıf bir aileyi odak alıyor. Bu neredeyse unutulmuş olan ziyadesiyle sarsıcı karakter draması, bir ailesi olan, hele de kayıp vermiş herkesin ruhunda bir yere dokunacak.



105. HAUTE TENSION (Yön: ALEXANDRE AJA, 2003)

 

Son 10 yılın en iyilerinden, tıkır tıkır çalışan bir korku filmi. Zeka dolu bir kan revan resitali. Müthiş bir sürpriz barındıyor, ki onsuz bile büyük bir zevkle izleniyor. Korku filmi sevmeyenlere sakın ola izletmeyi denemeyin. Aranız açılır; baştan söylemesi.

 

İlgili Başlıklar