18 Mart 2014

#hergünbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

50. CELDA 211 (Yön: DANIEL MONZON, 2009)

 

2009 yapımı olmasına karşın türün klasikleri arasında anılmayı hak etmiş, nefes kesici bir hapishane filmi. Şiddetli bir isyan ve bir anda mahkum rolü yapmak durumunda kalan güvenlik görevlisi. Sinemanın kendine has oyuncaklarıyla çılgınlar gibi eğlendirirken, bir yandan da alim gibi kafa patlattırabildiğine şahane bir örnek. Hem ticari gösterimde hem festivallerde iş yapan filmde oyunlarıyla kalbinizi kazanacak Luis Tosar ve “Ağabey Bardem”e dikkat kesilin.

 

 

51. THE LION IN WINTER (Yön: ANTHONY HARVEY, 1968)

 

Katharine Hepburn’e bir oyuncunun ana dalda kazandığı rekor sayıdaki dört oscar heykelciğinden birini getiren kostüm draması. Hepburn’e benzersiz Peter O’Toole, gencecik bir Anthony Hopkins, Nigel Terry ve Timothy Dalton eşlik ediyor. Sizin anlayacağınız kadro çok ama çok iyi. II. Henry’nin üç oğlu arasında akla hayale gelmeyecek entrikalara sahne olan iktidar ve taht kavgasının hikayesi. Oyun uyarlamalarından zevk alanlar daha iyisini zor bulur; söylemedi demeyin.

 

 

52. SHOCK CORRIDOR (Yön: SAMUEL FULLER, 1963)

 

Bir cinayeti aydınlatıp Pulitzer ödülüne uzanmak isteyen adanmış gazetecinin hikayesi. Bu uğurda modern Amerika’nın metaforu gibi bir akıl hastanesine yatar… Gerisini söylemeyelim de sürprizi kaçmasın! Düşük bütçeli filmleriyle beyazperdede iz bırakmış, Amerikan sinemasının en özgün yönetmenlerinden Sam Fuller’in kariyer zirvesi. Gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen filmlerden biri olacak; lütfen özel bir zaman ayırın.

 

 

53. SHERLOCK JR. (Yön: BUSTER KEATON, 1924)

 

Buster Keaton’ın tüm sanat ve bilimlerden hayret verici hilelerle bezeli, olağanüstü sinema zaferi. Sadece 45 dk. uzunluğundaki Sherlock Jr., gönlünde dedektiflik yatan bir film makinistinin alabildiğine romantik hikayesi. 2 yıl sonra başyapıtı The General’a imza atacak Keaton’ın eşsiz enerjisi ve büyüleyici dehası kabına sığmıyor, taşıyor adeta. Chaplin’i en çok kıskandıran filmi olabilir. 

 

 

54. WHAT EVER HAPPENED TO BABY JANE? (Yön: ROBERT ALDRICH, 1962)

 

Kişisel tüm zamanlar ilk 10 listemi ciddi ciddi zorlayan efsane bir gerilim. Robert Aldrich’in bu zamansız şaheseri, Bette Davis ve Joan Crawford gibi kariyerleri boyunca çekişmiş iki dev oyuncuya kamera önünde hesaplaşma fırsatı veriyor. Ki sonuç gerçekten öyle böyle değil. Filmde ayrı ayrı dönemlerde yıldız olmuş abla-kardeş iki oyuncuyu canlandıran Davis ve Crawford’un peformansları insanı dehşete düşürüyor. İki oyuncu, iki kadın, iki kız kardeş. Rekabetin hangi birini izleyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Yay gibi geriliyor, soluksuz kalıyorsunuz. Hele o kusursuz final bağrınıza bir hançer gibi saplanıyor. Mutlaka izleyin. Kendinize bu iyiliği yapın efendim.

 

 

55. THE DEAD ZONE (Yön: DAVID CRONENBERG, 1983)

 

Bir kısım seyirci nazarında en iyi Stephen King uyarlaması, ki bu gruba ben de dahilim. Yıllarca komada kalan bir adamın sağlığına kavuştuğunda, olacakları önceden görme kabiliyetine sahip olmasının hikayesi. Sinemayı dünya gibi düşünün. Cronenberg’i de UFO gibi. İşte o UFO’nun insan ablukasına girmeden önceki son saatleri misali bir şey bu film. Yönetmenini artık para kazandıran bir isme dönüştüren The Dead Zone, Christopher Walken’ı da dokunulmazlar katına çıkarıyor.

 

 

56. ALL THAT HEAVEN ALLOWS (Yön: DOUGLAS SIRK, 1955)

Melodramın en büyük ustası Douglas Sirk’ten yürek paralayan bir aşk hikayesi. Fassbinder’in Angst Essen Seele Auf ve Todd Haynes’in Far From Heaven isimli unutulmaz filmlerinin doğrudan ilham kaynağı. Yaş farkı, sınıf farkı; Jane Wyman-Rock Hudson aşkının önündeki müşküller öyle çok ki. Gözünüze bir şey kaçmayacak; ağlayacaksınız bildiğiniz.

 

İlgili Başlıklar