11 Mart 2014

#hergünbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

43. UNA PURA FORMALITA (Yön: GIUSEPPE TORNATORE, 1994)

 

 

Cennet Sineması’nın yönetmeninden neredeyse görmezden gelinmiş bir başyapıt. Gerard Depardieu ve Roman Polanski’nin (!) başrollerini paylaştıkları film, görüp görebileceğiniz en kasvetli şey olabilir! Bana sinema tarihinin en unutulmaz polis soruşturmasını sorsanız, ilk aklıma gelecek örneklerden biri muhakkak ki bu filmdir. Yazar ve yazarlık üzerine söz seyleyen en derinlikli anlatılardan biri olduğu da iddia edilebilir. Anatomi dersi gibidir. Psikolojik gerilim meraklıları ağızları açık izleyecekler. Ve bir kez de değil. Bir daha, bir daha izlemek isteyecekler.

 

44. PLEIN SOLEIL (Yön: RENE CLEMENT, 1960)

 

 

Highsmith’in Talented Mr. Ripley’sini biliyorsunuz. İşte ilk ve en ala sinema uyarlaması! Tom Ripley rolünde, formunun zirvesinde bir Alain Delon’a, Marie Laforet ve Maurice Ronet gibi iki insan güzeli eşlik ediyor. İzleyeni yerinde olmak isteyeceği insanlar, yaşamak isteyeceği hayatlar, olmak isteyeceği yerler vb. bekliyor. Kusursuz senaryo metamatiği ile harika bir edebiyat uyarlaması Plein Soleil. Ve sürpriz finaliyle yüreğe mıh gibi oturuyor yemin ederim.

 

45. FORBIDDEN PLANET (Yön: FRED M. WILCOX, 1956)

 

 

Klasik Amerikan bilimkurgusunun gurur abidesi; zamanının çok ötesinde bir fantezi. O güne dek perdede görülmemiş efektleriyle, sanat yönetimiyle, yarattığı rüya gibi evrenle, kaçış sinemasının somut tarifi. Özel olarak da beyazperdenin en insani robotu Robby The Robot’un kollarını açmış sizi beklediğini belirtmeden geçmeyelim.

 

46. BOY (Yön: TAIKA WAITITI, 2010)

 

 

11 yaşında bi erkek çocuğu düşünün. Hayatta iki şeye tapıyor: 1. baba. 2. Michael Jackson! Yeni Zelanda’dan gelen bu küçücük fıçıcık film, karanlık gününüzü aydınlatacak, içinizi ısıtacak efendim.

 

47. BUFFET FROID (Yön: BERTRAND BLIER, 1979)

 

 

Kara mizahın sınırlarını genişletmiş Bertrand Blier’den ekstrem bi zekanın ürünü şahane bi suç komedisi… Gerard Depardieu’lü Buffet Froid saçmanın destanını yazacak, sıkıcı günlük gerçekten bir buçuk saat olsun temiz koparacak izleyeni. Yeni dalgacılar bi yana, tüm Fransız yönetmenler içinde favorim Bertrand Blier benim ve fırsat buldukça başka filmlerini de önereceğim.

 

48. ANIMAL FARM (Yön: JOY BATCHELOR, 1954)

 

Orwell’in başyapıtından sinemaya tercüme edilmiş, ilk uzun metrajlı İngiliz animasyonu. Sene ‘80 filan. TRT gece sineması kuşağında önceden duyurduğu filmi teknik bir sebepten oynatamayıp, bunu oynatmıştı. O güne dek cumartesi sabahları izlediğim bir şey olan çizgi film, ilk defa upuzun ve ciddi mi ciddi bir edayla karşımdaydı! Kaldı ki Hayvan Çiftliği’ni anlatıyordu bana! Snowball ve hele Boxer için ne ağlamıştım. O yaşta izlediğim için kendimi hep çok şanslı addettim.

 

49. THE LOST WEEKEND (Yön: BILLY WILDER, 1945)

 

Döneminin en aykırı filmlerinden; alkolizm üzerine yapılmış yürek sızlatan bir dram. Amerikan sinemasını Amerikan sineması yapan isimlerden Billy Wilder’ın elini neye atsa harikalar yarattığın kanıtı adeta. Ray Milland’ın tarifi imkansız oyunculuğuyla tarihin en hak edilmiş Oscar ödüllerinden birini kazandığı bu filmi lütfen izleyin. Lakin ailenizde, yakınınızda bir alkolik varsa iki kere etkileneceğinizi de bilin.

 

İlgili Başlıklar