04 Mart 2014

#hergünbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

36. FAUSTRECHT DER FREIHEIT (Yön: RAINER WERNER FASSBINDER, 1975)

 

Eşcinsellik üzerinden, evlilik kurumu ve sınıf ilişkilerine bakan bir gizli başyapıt. Bu filme çarpılmak için eşcinsel olmanıza da gerek yok. Başta kendi dünyanızın dışında bir şeyler anlatıldığını sansanız da, neden sonra kendi hikayenizi izlediğinizi göreceksiniz. Alman sinemasının dahi ismi Fassbinder’in eşsiz filmografisi içinde eşcinsellikten açıkça söz ettiği ilk film ve yönetmenin en iyi işlerinden biri, belki en iyisi.

 

 

37. VANISHING POINT (Yön: RICHARD C. SARAFIAN, 1971)

 

Tarantino’nun Death Proof’unu izlerken methini duymuş olabilirsiniz. Kültün kültü, bir ‘yol filmi’ zirvesi. Kowalski, Denver’dan aldığı ‘70 model Dodge Challenger’ı San Grancisco’ya 15 saat (!) içinde teslim edebilecek mi? Vanishing Point’te az laf, bol icraat var… Saf sinema var!

 

 

38. GONGDONG GYEONGBI GUYEOK JSA (Yön: CHAN-WOOK PARK, 2000)

 

Oldboy’un yönetmeni Park Chan-Wook’u tanıyorsunuz. Ya rüya gibi bir çıkış filmi olduğunu biliyor musunuz? Özel olarak Kuzey Kore ile Güney Kore’nin kimi sıcak, kimi soğuk seyreden namütenahi savaşı, genel planda ise dünya ahvali. Müthiş bir senaryo. Harika bir anlatı. Eğlendirirken insan üzerine hayli derin şeyler söyleyen son derece anlamlı bi yapıt. Bir sanat eserinin barındırabileceği en duygu dolu sürprizlerden biri de cabası.

 

 

39. TROUBLE IN PARADISE (Yön: ERNST LUBITSCH, 1932)

 

Az geriye gidiyoruz bugün. 1932’ye! Ernst Lubitsch’in hünerli ellerine ve ince zekasına teslim oluyoruz. Sinemanın büyük öncülerinden Lubitsch’in erotizmi, mizahı ve kusursuz sinema dili karşısında neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Katıksız eğlence vadeden ve su gibi izlenen bir film bu. En sevdiğim hırsızlık hikayelerinden biri kendi hesabıma. Hele romantik bir şey izleyesiniz varsa mest olacağınıza, daha ilk sekansın sonunda, ne iyi ettik diyeceğinize bahse girerim.

 

 

40. SHAUN OF THE DEAD (Yön: EDGAR WRIGHT, 2004)

 

Edgar Wright-Simon Pegg ikilisinden, hedefi 12’den vuran bir zombi filmi parodisi. Dahiyane senaryosuyla benzersiz İngiliz mizahının en iyi örneklerinden olan film yönetmenlik sanatı adına da bir zafer. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman, eş-dost izleyecek daha eğlenceli bir film bulamayacaksınız efendim. Bizim el emeği göz nuru Ada: Zombilerin Düğünü’ne en çok ilham veren bir-iki filmden olduğunu da ekleyelim.

 

 

41. FURY (Yön: FRITZ LANG, 1936)

 

Sinemanın büyük ustasından insanın kanını donduran bir linç filmi. Fritz Lang ve Spencer Tracy gibi iki dev ismi bir araya getiren Fury, insanoğlunun sırtındaki en büyük kambura, cehalete eğiliyor. Gerilimin bir dakika bile düşmediği film, iyi bir hollywood aksiyonu kadar eğlendirirken, iyi bir avrupa filmi kadar düşündürüyor. Linç gibi iptidai bir olgu üzerinden insan denilen mahlukun anatomisini çıkarıyor. 

 

 

 

42. THE CHASE (Yön: ARTHUR PENN, 1966)

Her gün yeni bir şekliyle karşılaştığımız linç kültüründen devam ediyoruz. Arthur Penn’den The Chase’le. Marlon Brando, Robert Redford, Jane Fonda ve daha kimler kimlerden oluşan harika kadrosuyla, mide boşluğuna sıkı bir yumruk gibi bu film. Giderek giriftleşen entrikası ve anbean yükselen gerilimiyle izlerken bağlanacağınız filmlerden biri. Linç girişiminin önüne şövalye ruhuyla dikilen Marlon Brando’nun yediği dayağa inanamayacak, elinizde olsa kavgaya karışmak isteyeceksiniz.

 

İlgili Başlıklar