17 Şubat 2014

#hergünbirfilm

YAZI: CEM ALTINSARAY

22. L’UCCELLO DALLE PIUME DI CRISTALLO (Yön: DARIO ARGENTO, 1970)

 

Korku sinemasının ağababası Dario Argento’dan, Suspiria ve Profondo Rosso’nun gölgesinde kalmış müthiş gerilim. Argento’nun tümüyle kendine özgü numaralarını bilen biliyor. Yönetmenlik becerisinden söz etmeye gerek yok. Tür için bi deha. Bu daha ilk filmi ve senaryo da harika. Öyle bi entrika kurmuş ki, neredeyse sersem ediyor. Bu film özellikle “ohoo, sonunu çoktan anlamıştım”cılara gelsin. Hitchcock, nefes kesen çıkışı karşısında, “Dario Argento isimli genç beni tedirgin etmeye başladı” der, ki siz de olacaksınız.

 

 

23. ON GOLDEN POND (Yön: MARK RYDELL, 1981)

 

 

Resmi tarihin en büyük kadın oyuncusu Katharine Hepburn ve bir o kadar dev Henry Fonda’dan hüzünlü veda. 70’lerini süren her iki oyuncuya da Oscar getiren bu harika filmle güleceğinizi de, ağlayacağınızı da garanti edebilirim. Jane Fonda’nın da onlardan geri kalmadığı On Golden Pond, gelmiş geçmiş en iyi aile içi hesaplaşma filmlerinden biri. Bizim Yengeç Sepeti’ne esin veren film, özellikle baba-kız ilişkisine getirdiği sarsıcı yorumla gönlünüzde yer edecek eminim. Kendi adıma atmosferinden en çok etkilendiğim filmlerden olduğunu da eklemeliyim. O gölü bir kere ziyaret edin, büsbütün dönemeyeceksiniz efendim.

 

 

24. ONIBABA (Yön: KANITO SHINDO, 1964)

 

Bu dünyaya ait olamayacak kadar acayip bir film. Uzaya en yakın yerden, Japonya’dan tabii ki. Ne böyle bir erotizm gördünüz, ne bu kadar sinir bozucu bir gerilim. İzleyiciyi benim diyen popüler sinema örneği kadar avcunun içine alan bir sanat eseri Onibaba. İnanılmaz bir deneyim.  

 

 

25. THE TOWERING INFERNO (Yön: JOHN GUILLERMIN, 1974)

 

Hafta sonu için harika bir avantür seçtim. 165 dakikalık süresiyle, bir adet “allahım sen soktun sen çıkart” filmi. 70’lerde furya halini alan ansambl kadrolu felaket filmlerinin en iyilerinden. Bir gökdelen yangınını anlatan yapım, nasıl bir araya geldiği bilinmez, mantık dışı oyuncu kadrosuyla tüm felaket filmleri içinde benim de kişisel favorim.

 

 

26. THRILLER - EN GRYM FILM (Yön: BO ARNE VIBENIUS, 1974)

 

İntikam filmi dendi mi Güney Kore! gibi bir algının yerleştiği ortamda, İsveç’ten çıkagelen bir intikam destanı: Thriller - En Grym Film. 70’leri kanser gibi ele geçiren istismar sinemasının görüp görebileceğiniz en uç örneklerinden biri. Dünyanın en pislik adamının dehşetli işkencelerine maruz kalan genç bir kadın, epik bir intikam planını soğukkanlılıkla sahneye koyuyor. Kült figür Christina Lindberg ve sonradan eklenmiş pornografik sahneyle özdeşleşmiş bu filmle eğlenmemek için deli olmak lazım. Son bir not olarak da; iddia ediyorum, sinema tarihinin en acayip ağır çekim sekansı sizi bekliyor.

 

 

27. UMBERTO D. (Yön: VITTORIO DE SICA, 1952)

 

Bir yeni gerçekçilik başyapıtıyla devam edelim. Amcanız var mı bilmiyorum. Yoksa da şimdiden sonra olacak! Umberto Amca’yı çok seveceksiniz. Sağlam ağlatacak sizi. Yine de yüzünüze bir tebessüm çalmadan, içinize yaşam sevinci kondurmadan gitmeyecek. Hele köpeği Flike’la muhabbeti, beyazperdede anlatılmış en güzel insan-hayvan dostluğu belki. Umberto D.’nin, Bisiklet Hırsızları’nın komple sinemacı yönetmeni Vittorio De Sica’nın elinden çıktığını da ekleyelim.

 

 

28. EXCALIBUR (Yön: JOHN BOORMAN, 1981)

 

“Yüzükler” bir tarafa, fantezi edebiyatının ve keza sinemasının en büyük başyapıtı var sırada: Excalibur. Kral Arthur efsanesi, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Kutsal Kase ve Excalibur aşina olmadığınız kavramlarsa işte fırsat. John Boorman’ın bu büyük jesti, oyuncusundan müziğine, ışığından sanat yönetimine bir sinema mucizesi. Sadece Excalibur’u izlemekle fantezi türüne bağlanabilirsiniz. Ha bir de kalbe saplanan Excalibur çıkmaz, uyarmadı demeyin.

İlgili Başlıklar