14 Eylül 2021

Aybüke Pusat ile İyiye ve Güzele Doğru

YAZI: HAZAL BAYAT

21-09/03/vogue_2021_emreguven_10-1630667197.jpg

Aybüke’yle son dizi projesi 50m2’yi bitirdikten hemen sonra tanıştım. Yüz yüze karşılaşamasak da telefonla görüştük; canlandırdığı Dilara karakterinin, ekranın diğer tarafına geçen enerjisinin kaynağını keşfetmek için sesini duymam yetti. Hayallerinden, hedeflerinden, dününden ve bugününden bahsettikçe henüz üç yaşındayken dansla tanışmasına vesile olan enerjisinin yalnızca canlandırdığı karakterlere geçmekle kalmadığını; hayatına da sindiğini görüp bu ele avuca sığmaz enerji karşısında büyülendim.

Kalabalık ve neşeli bir ailede yetişmiş Aybüke. Annesi sayesinde çok erken yaşta baleye başlamış; enerjisini atsın, bedenini tanısın, dikkatini toplayabilsin ve iki abisi rahat bir nefes alabilsin diye... On yaşında Ankara Konservatuarı için girdiği yetenek sınavında başarılı olmasıyla bale, hayatının merkezine oturmuş; 19 yaşına kadar konservatuvarda eğitim görmüş. Profesyonel bale yapmasına engel olan sakatlığı yaşadığında, bunu başına gelen en kötü şey sanmış; ancak bu sakatlık oyunculuğa kapı araladığında barışabilmiş yaşadıklarıyla. On yaşından beri içine girdiği katı disiplinden söz ederek profesyonel dansçılığın bir deneyimden ziyade bir yaşam biçimi olduğunu söylüyor. Tatilin söz konusu olmadığı bu disiplinli hayatın kazandırdıkları bugün yardımına koşuyor elbette; “Alışkınım çalışma tempolarına, disipline; fiziksel, psikolojik zorlanmaya ve bu zorluklarla mücadele etmeye. Oyunculukta da var bunların hepsi. Daha kolay baş edebiliyorum.” Çok meşakkatli ve zor bir yaşam biçimini zorunlu kılan bale günlerini hatırlayınca ekliyor; “Bale disiplini, azmi, dayanıklılığı, yeteneği olmayanı sisteminden atıyor. Öyle hastalık, sakatlık, yorgunluk da dinlemiyor üstelik.” Özetle onunki, her şeyi kabullenen, tutkulu bir aşk.

Çocukluğunu dolu dolu yaşadığını, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmadığı için şanslı olduğunu söylüyor. “Başka bir ailede dünyaya gelmek, başka seçimler yapmak asla istemezdim. Ankara’yı, oradaki dostlarımı ve ailemi çok seviyorum ve özlüyorum” diyen Aybüke, sahne üzerinde olma tutkusunu keşfettiği çocukluğuna ve bu tutkuyu beslemesini sağlayan çevresine minnettar. 15 yaşındayken adım attığı bale eğitmenliğini de çok sevdiğini ekliyor; “Günün birinde yine dansla, eğitmenlikle alakalı bir şeyler yapma hayalim var. Daha uzak bir gelecekte...”

Sahnede olmaktan aldığı keyif, dans olamayacaksa bile başka bir sahne sanatının hayatında olmasını gerekli kılmış. Daha önce deneyimlemediği için aklında hiç olmayan oyunculuk kariyerini ise, özellikle bambaşka biri olabilmesine imkan verdiği için sevmiş. Ankara’daki hayatını özlese de başka şehirde, başka biri olarak yeni bir hayata başlamak çok mutlu etmiş Aybüke’yi. Bunun temelinde yatan arzuyu; “Çalışmadığım süreçte evimde vakit geçirince yer değiştirmem gerektiğini hissettim. Bir yerde köküm olsun ama her yere uzanabileyim istiyorum” diyerek açıklıyor.

Oyunculuğun en sevdiği tarafını sorduğumda; “Bu anlatabileceğim bir şey değil, yaşamak gerek” diyor. “Kayıt” sözcüğünü duyduğunda dünyanın en özgür insanına dönüştüğünü söyleyerek açıklamaya çalışıyor hissettiklerini: “İyi ya da kötü, her şeyi unutuyorum o an. Her şeyle tek başıma savaşabilir, her zorluğu yenebilir gibi hissediyorum. Önemli olan tek şey ‘var olmak’ oluyor artık; orada olmak...” Ona dünyanın en özgür insanıymış hissini veren mesleği için duyduğu heyecan uzun çalışma saatleri, eril bakışla yazılmış senaryolar ve yersiz estetik kaygılar gibi sebeplerle zaman zaman sönse de yeniden alevlenmeyi başarıyor her zaman. Sanatına âşık olduğu dünya sineması yönetmenleriyle çalışmak, yapılacaklar listesinde.

21-09/03/vogue_2021_emreguven_9-1630667270.jpg

Son zamanların en çok konuşulan yapımlardan 50m2’yi sorduğumda “İyi komedi yapan yönetmen, senarist ve oyuncular bir araya gelince neler olabileceğine gözlerimle şahit oldum” diyor. “Türk yapımı global bir işte yer almanın mutluluğu, profesyonel bir ekip ve her şeye rağmen çok eğlenceli geçen çekimler…” diyerek bahsettiği kara komedinin Dilara’sı olmaktan çok memnun. Karakterin motivasyonunu ararken kendine bakıp hissettikleri ve deneyimleri arasında bir yolculuğa çıkmış. Dilara’nın en çok hayata karşı kinayeli duruşunu, müstehzi yönünü kendisine benzetiyor. Konu dizinin çekimlerine ara verilen pandemi günlerine gelince, bu karamsar günleri şanslı geçirenlerden olduğunu öğreniyorum. “Kendimle vakit geçirmek için çok doğru zaman, doğru yerdi” dediği günleri, hep yerleşme hayali kurduğu Dikili’deki yazlıklarında denize girerek, pazardan aldığı taptaze sebzelerle yemekler yaparak, okuyamadığı kitapları okuyup beklettiği film ve dizileri izleyerek geçirmiş. “Orada hem sağlığımı hem psikolojimi güçlü tuttum” diyor.

Psikolojiden bahsetmesini fırsat bilip bu zor dönemde nasıl güçlü kaldığının tüyolarını almak üzere, aktif olarak kullandığı; ne düşündüğünü ve ne hissettiğini çekinmeden söylediği sosyal medyayla olan ilişkisini öğrenmek istiyorum. Tanınırlığın getirdiği geniş hayran kitlesi malum; ancak sosyal medyanın bir de negatif tarafı var. Bu tarafla nasıl başa çıktığını sorduğumda “Baş etmemeyi seçiyorum. Görmek istemediğim şeyi görmüyorum. Okumak istemediğim şeye bakmıyorum” diye cevap veriyor. “Orası bana ait bir platform” diyor; “Sosyal medyanın ruh emicileri her yerde. Onlar gibi düşünmezsen, onların istediği gibi davranmazsan şiddet görmeyi hak ediyorsun demek gözlerinde.” Eleştirdiği evrenin pozitif yönünün olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmiyor, “Nasıl kullanmayı seçersen geri dönüşü de öyle oluyor” diyerek; “Sadece pozitif tarafını alıyorum, gerisini görmemeyi seçiyorum. Negatifleri kendi kuyularında kendileriyle baş başa bırakıyorum.”

Uzun vadeli plan yapmayı sevmese de hayal kurmaktan mahrum bırakmıyor kendini Aybüke. Kendi içeriğinin yapımcısı olmak, bir müzikalde oynamak, sanata ulaşamayan yetenekli çocuklara sanat eğitimi vermek bu hayallerden yalnızca birkaçı. Bir de dünya vatandaşı olmak istiyor. Aslında bu isteğini gerçekleştirmek için kendisine son işini bitirdikten sonra iki sene ayırmış. Malum pandemi sebebiyle ertelediği planları öyle güzel ki, içim gidiyor duyduğumda. “Dünyayı gezmek, istediğim ülkede üç-dört ay kalmak gibi planlarım vardı. İnsan tanımak, dil öğrenmek, eğitim almak istiyordum” diye anlatıyor. Seyahatler kısıtlanınca yurt içinde hatırı sayılır derecede gezmiş ancak söz konusu planları da ajandasından çıkarmamış.

Büyülendiğim enerjiyi pozitifliğine bağlayıp, pozitifliğini nasıl koruduğunu soruyorum; cevap hiç beklediğim gibi değil: “Asla pozitif biri olmayı başaramadım.” Her seçeneği düşünmenin ve her şeye hazırlıklı olmanın kendisini emniyette hissettirdiğini; ancak diğer taraftan bunun hayatına hafif bir negatiflik eklediğini söylüyor. Sonunda hiçbir şey beklediği gibi olmasa da kontrolcü olmaktan vazgeçemediğini, vazgeçmeye de niyeti olmadığını ekliyor. Pollyanna olmamaktan gocunmuyor özetle. Kendini negatif biri olarak tanıtınca çekinsem de, dünyanın iyilikle değişeceğini inanmama vesile olan naifliğimi durduramıyor, benimle aynı inancı paylaşıyor mu diye soruveriyorum. Neyse ki cevap oldukça iyimser. “İyilikle bir günde çok yol kat edilemez belki ama dünyaya düşen küçük bir kar tanesinin bile etkisi olduğuna inanırım” diyor, “Sanat yaparken de hep bununla kamçılarım kendimi. Ya birisi senin tek bir sözcüğünle iyiliğe bir adım atarsa? Ya bir hareketin onun kafasında bir ampul yakarsa? Ya oynadığın karakterin hayatı değişir ve ona çözmesi için bir soru işareti verirse?”

Cevabını, mutluluğun bir nevi anahtarı diyebileceğimiz başarılara ve daha da önemlisi hayal kurma motivasyonuna sahip oluşundan sezsem de “Peki, mutlu musun?” diye sormadan, kendi ağzından duymadan rahat edemiyorum. “Her zaman” diyor Aybüke, “Herkes gibi ben de ani ruh hâli değişimlerini çok sık yaşıyorum. Yakından bakınca bazen mutsuzum, düşüşteyim; hayatımın kötü bir dönemindeyim diyorum kendime. Sonra o dönemi atlatıyorum ve harika hissediyorum” diyor. Ne kadar düşüşte de olsa hayatının her zaman huzura, başarıya doğru yükseldiğini düşünebilmenin, mutluluğun anahtarı olduğunu keşfetmiş. Mottosu: “Günlük mutsuzlukları umursama. Geniş resimde zaten iyiye, güzele doğru gidiyorsun.”

“Beylik laflar edecek kadar uzun yaşamadım” diyor Aybüke sohbetimizin sonunda. Gerçekten de henüz çok genç, 20’lerinde bir oyuncu. Kısacık bir süreye birçok karakteri sığdırarak başarısını kanıtlasa da gidecek çok yolu olduğunu biliyor. Yine de sohbetimizi daha da keyifli hâle getiren olgunluğundan söz etmek gerek. Bunu da yaşına göre çok fazla tecrübesi olmasına bağlıyor Aybüke. Ne istediğini bilen, hayalleri için çalışırken bedensel ve ruhsal sağlığına dikkat etmeyi de ihmal etmeyen; güçlü fikirleriyle güçlü bir kadın... Söyleşimizi “iyi ki” diyerek tamamlama hissi uyanıyor içimde; iyi ki böyle güçlü, ne yapmak istediğini bilen genç bir oyuncuyu başarılı projelerde izleme fırsatına sahibiz.

ETİKETLER: AYBÜKE PUSAT